Ana içeriğe atla

Herkesin Kendine Tiyatrocu Olduğu Bir Çağda ‘Yürü Ya Kulum’




“Artık bu görgücülüğün, bu rastlantısallığın, bu bireyciliğin ve bu anarşinin bitmesi gerekir. Okuyanlarından çok yazanlarına yarar sağlayan bu bireyci şiddet bitsin artık. Bu kapalı, bencil ve kişisel sanat gösterileri kesinlikle bitsin artık.”

Antonin Artaud, Tiyatro ve İkizi


     Belki bilenler vardır, yüksek lisans tezim kapsamında bir süredir alternatif tiyatrolar ve seyircileriyle kafayı fena halde bozmuş durumdayım.


     Başından beri hem neyi, hem de niye araştırdığımı soruyorum kendime. Elbette gerek tezde, gerekse tam da şu an en azından birkaç kayda değer sebep söylemem gerekir; ama bu yazıda bunun en öznel ve dolayısıyla en samimi cevabını vereceğim. Ben, her şeyden önce, kendimden yola çıktım. Kendime eğildim. Kendimi sorguladım. Bunca yıl tiyatro delisi olmak için hiç uğraşmamıştım. Gösterime yeni başlayan ya da son gösterimi olan veya ödül alan oyunları kaçıracağım/kaçırdım; taze bir araya gelmiş topluluklardan bihaber olacağım/oluyorum paniği yaşamamıştım. Tiyatroların yerlerini kafama kazıyayım, yoldan geçerken bir uğrayıp ‘ne var bugün’ yoklayayım dürtüsü de duymamıştım. Hatta, “bizim zamanımızda” klişesine bağlarsam.. Bizim zamanımızda tiyatroya gitmek, evet, her zaman olduğu gibi önemli bir şeydi; ama sadece kendimizeydi ehemmiyeti. O akşam oyuna gittiğimizi/gideceğimizi bangır bangır bağırmanın bize ne maddi ne sembolik bir getirisi yoktu. Şimdi bir kez daha düşününce nedenini, herhalde facebook, twitter, foursquare, instagram olmadığından, kendimize ‘check-in’ sorumluluğu yükleyeceğimiz bir sosyal medyadan yoksun oluşumuzdandı. Haliyle tabii, bu denli tiyatro enformasyonu bombardımanı da yoktu 90’larda ya da ben bilmiyordum.


     En azından buraya kadarki kısmın kıssadan hissesi, tezin ucuna kendimi koyup ateşleme isteyişimdi bu konuyu seçmemin nedeni. Yazının devamı ve tezimin de itibarı açısından şunu hatırlatayım: Burada bilimsellik ya da nesnellik kaygım asla yok; ama elbette tezimde hemen her noktaya pratikler düzecek, teorilerle düzüşeceğim.


     Her şeyin başı arkadaş çevresi derlerdi bir zamanlar. Şimdiyse o çevrenin yerini ‘social network’ün alt kümesine katıp kat kat yol kat ediyoruz. Bizler ‘web 2.0 nesli’yiz; bu nedenle kimse bizi suçlayamaz.  Çocukluğumuz, çizgi filmlerden arta kalan zamanlarda yoğun bir magazin formasyonundan geçmekle ilerledi. TV’ler, gazeteler, dergiler, Gala, Şamdan, Viva gibi hafta sonu ekleri.. Kim, kiminle, nereden, ne zaman, nasıl, hangi pozisyonda gibi sorular dünyada neler olduğundan önce geliyordu. Sonra yavaş mı, ani mi olduğunu kestiremediğim bir hızda bir şeyler değişti. Fatih Terim’in deyişiyle: “something happened”.


     Magazin yavaş yavaş satmamaya başladı. İlkokul arkadaşlarımızdan, ulaşmayı hayal dahi edemeyeceğimiz (zaten niye edelimdi ki!) insanlara  -ünlü mü ünlü!-  yazar, sarkar, söver olduk. Uzaklar yakın oldu. İnternet magazinel bir köydü artık. Cemiyet toplumundaki ikincil ilişkiler yerini yüz göz ilişkilere bıraktı. Hayalken gerçek olan bir cemaattik artık. Ün’ler çöktükçe, magazin söndü. Eskiden ‘yakalanınca’ kamera taşlayanlar artık kendi kameralarını kendilerine yöneltiyor, lokasyon bildirimi bile yapıp içimize su serpiyorlardı. Devran, mezarında ters dönmüştü. Sıra, kendi magazinimizi ve muhabirliğimizi yapmaya gelmişti. Çocukluğumuzda öğrendiğimiz bir şey varsa, o da kameralarla barışık olmak gerektiğiydi. Artık ünlü yokluğundan birbirimizi ‘ünlendirip’, foursquare’ler,  check-in’lerle takipçilik oyunu oynamaya başladık. Mağlum, devir, “kaçma ki kovalanasın” devri..


     Hal böyle olunca, AVM’lerden süpermarketlere, sinemalardan konserlere, barlardan tatil köylerine, okullardan iş yerlerine, gala davetlerinden evlere, hatta anne karnından tabutlara kadar her yer ‘check-points’leşti. Listeye giremeyen hiçbir yer, bulunmaya değmez oldu. Öyle ya, kimse bilmedikten, görmedikten sonra gitmeye ne gerek vardı. Ne derler: İki kişinin bildiği sır değildir ve sabıka kayıtlarının, şecerelerin bile google’landığı bu devirde de sırlara hiç yer yok.


     İşte 2000’li yılların alternatif tiyatroları tam da böyle bir ‘artmosfer’e doğdu. Dolayısıyla yılların körelttiği, “örümcek bağlamış” DT ve ŞT’den kat be kat ‘nano-teknolocik’ olmak zorundaydılar. Bunun farkında olan topluluklar ve mekânlar da işe birer ikişer face, twitter hesabı açmakla başladı. Bir sonraki aşamada kendi aydıncıklarını ya da eleş-tanıtçı kesimini oluşturdular. Böylece, “bana tiyatronu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” diyebilecek kadar yeşerdi ve özel mi özelleşip yetkinleşti tiyatro alanımız. Açıkça ifade edersek: hala ödeneklilere gidiyorsanız demode, AVM veya kültür merkezlerindeyseniz avam veya ortalama, alternatiflerdeyseniz marjinal ve seçkin bir kesimdensiniz. Tabi ki her zaman için ‘istisna’ potansiyelini içinde barındırır tüm yargı belirten cümleler..


90’lar ve 2000’ler kuşağı için ‘apolitik’ derler. Çok da haksız değildir bu tespit. Sorduklarında ”taraf tutmuyoruz” deyip çok taraflıymışçasına varlık göstermek isteriz bazı alanlarda. Tiyatro da buna imkân sağlayan ortamlardan biridir adeta bir mikrokozmos gibi. Apolitik; ama burnu havada gençler için kendilerini politik hissedebilecekleri bir ortam sunar. Hayatın gerçekleriyle yüzleştirdiği, onları bu gerçeklerle sarsıntıya uğrattığı için böbürlenir ve şiddeti veyahut pornografiyi estetize ettiği için de suçlanmayı kabul etmez. Seyirci ise bu ortama çok kolay kanar ve devrimci potansiyeli açığa çıkmışçasına coşku duyar yüzüne yüzüne tiyatro karşısında. Bu yüzden bugünlerde kime sorsanız ille de “in-yer-face” der. Oysa bir cumartesi günü kalkıp Galatasaray Meydanı’nda Cumartesi Anneleri’nin sesine kulak vermek, onların acılarına göz yummadan bakabilmek hayatın bize oynadığı tiyatronun ne kadar da şiddetli “suratımıza” vurduğunu, hatta suratımızı dağıttığını anlamaya yeter.
 


     Aslında alternatif tiyatro mekânlarında gözlemlenen rüzgârın 80 sonrası neoliberalizmin eseri olduğunu ileri sürmek mümkün. 60 sonrasında plastik sanatlarda görülen body art’ı, kavramsal sanatı, minimalizmi, fluxusu, happeng’i ve kentsel düzlemde meydana gelen ‘gentrification’ (soylulaştırma) hareketlerini birlikte düşününce tiyatro alanındaki gettolaşma durumunu anlamak da kolaylaşıyor. 60 sonrası sanatın eğilimine baktığımızda multidisipliner, nereye çeksen oraya kayan, modernizmin mutlaklığına karşı muğlâklığı öne süren bir hareketlenme var. Aynı şekilde üretimde de, seri üretimden esnek üretime geçilen bir dönem. Dolayısıyla, dramatik metinden performatif bir tiyatro olayına kayış gözlemliyoruz. Bu kayış kendini farklı yorumlama ve sahneleme biçimleriyle göstermeye çalışırken, pazarlama aşamasında da buna koşut olarak “biriciklik” vurgusundan faydalanıyor. Oyunlar için yazılıp çizilen “inanılmaz iki saat geçireceksiniz, sizi bambaşka bir dünyaya götürecek” gibi reklam kokan vurgular her defasında farklı ve kişiye özel üretimmiş havası yaratırken elbette ki 60’ların Avrupa’sında görülen alternatif işlerden başka bir kulvarda durarak bilinmezlik vurgusuyla adrenalin arzumuzu kışkırtıyorlar. 


     68 Avrupa’sında “başka bir dünya mümkün” söylemiyle yola çıkan muhalif ve politik gruplara ve oyunlara karşı, Batılılık kulvarında daima geriden gelen Türkiye tiyatrosu 80’lerle birlikte piyasaya yenik düşme noktasında epey ileri bir yol kat ediyor. 2000’ler Türkiye’sinde alternatiflik yalnızca eğlenme biçimlerinde aranan bir nitelik halini alıyor. Bugün herkes 75 kişilik salonlarda kendine alternatif ve tiyatrocu. Türkiye’nin tiyatrosuyla ve halk-seyirciyle alakaları yok. Dergiler, gazeteler, bloglar onlardan bahsediyor ve müthiş bir arz-talep dengesi hâkim bu küçük bir azınlık grup arasında. Zira orta sınıflaşmaya başlayan Devlet ve Şehir Tiyatroları içinde bulunduğumuz dönemde miadını doldurduğu ve eski kutsallığını yitirdiği için seyirci açısından bir ayrım işlevi göremez hale gelir. Bu durumda da tiyatroya ve seyircisine eski seçkinliğini tekrar kazandıracak oluşumlara ihtiyaç duyulur. İşte bu noktada alternatif tiyatrolar bu görevi üstlenmek durumundadır ve piyasa mantığına karşı duramaz. 


     Hangileri, piyasaya ne denli yenik düşecek, ne kadar daha alternatif kalabilecekleri bilinmez, lakin trend oldukları sürece yaşam tarzımızın asal öğelerinden biri olacakları ve oldurulacakları açık ve saçık. Bunca alet edilmişliklerine rağmen, elbette ki ilerici ve takdir edilesi fikirler, işler var ve hakları teslim de edilmeli. Burada elini beline koyup parmak sallayacak ne yetideyim, ne de niyetim bu. Burada bahsettiğim ve günümüze dair paylaştığım gözlemler, kültür ve sanatın piyasa karşısındaki konumuna toplumbilimsel açıdan bakma çabasının bir ürünüdür; yoksa ne üretilen işlere, ne verilen emeğe, ne tiyatro dünyasına, ne de teatral estetiği değerlendirme yetim var..  Zaten artık sanat ne için, kim için tartışmalarını aşmanın zamanı geldi. Belki yapılabilecek en iyi şey bir zamanların Pera’sında Levantenlerle anılan tiyatroyu ‘Levanten’leştirmeme konusunda hem biz seyirciler, hem de tiyatro insanları olarak sorumluluk üstlenmek, belki biraz daha eleştirel bakabilmek ve özgür ve bağımsız sanatın devlet tarafından bunca zapturapt altına alındığı bir dönemde dokunup yanmaya cesaret edebilmektir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İNSAN NEDEN SEVMEYE BU KADAR İHTİYAÇ DUYAR?

İnsan neden birini sevmeye bu kadar ihtiyaç duyar? Aslında belki sevgisiz de yaşayabiliriz ama bu çok anlamsız bir hayat olmaz mı? O yüzden, sevgiyi erteleyen insan hayatındaki boşluğu doldurmak için işkolikmişcesine işine sarılmaz mı? Her anını bitmek tükenmek bilmez sorumluluklarla doldurmaz mı ya da kendini o bir türlü tanımlayamadığı topluma adamaz mı? Birini sevmek isteriz çünkü hepimizin bir “neden”e ihtiyacı var. Çünkü “tek” kişiyseniz siz hala, dışlanacağınız ya da “yarım” hissedeceğiniz çok an vardır hayatta. Sinemaların 1 alana 1 bedava kampanyalarında diğeriniz eksiktir. Şehir fırsatlarının çift kişilik odalarında yalnızsınızdır. Evdeki battaniyeler çift kişilikse ısınamazsınız. Bir şiir yazacaksanız boşlukları doldurmanız gerekir. Yazılarınızda yan anlamlar gerekir. Mektuplarınızın bir “alıcı”ya ihtiyacı vardır. Bir mağazada kıyafet denediğinizde fikrini soracağınız biri lazımdır satış danışmanları dışında. Çalar saat dışında sizi uyandıracak biri olması gerekir. Pasta

Roman Kuramına Giriş

Ayrıntı Yayınları’nın Sanat ve Kuram dizisi kapsamında okuyucularla buluşan Roman Kuramına Giriş, eserin başlığında verilen ipucundan çok daha fazlasını sunuyor okuyucuya. Roman ve roman kuramları üzerine belli bir sınıflandırma ve portre oluşturma motivasyonundan uzak durulduğu kitap, roman üzerine yapılan düşünsel ve teorik argümanları merkezine alıyor. Zekiye Antakyalıoğlu’nun ifadesiyle de roman, “Roman nedir?” sorusunun cevabına sahip olmayan ve “tanımlanmaya, sınıflandırmaya direnen bir kurgusal anlatı biçimidir”. Bu açıdan bakıldığında, kitabın bir edebiyat kuramı veya akademik bir kaynak olmasından ziyade “roman okuyucusu” için yazıldığı unutulmamalıdır. Düşünsel tartışmaların yanı sıra kuramsal bir tabana da sahip olan çalışma, özellikle roman okuyucusunun bu kitabı okumasını amaçlıyor. Özetle, Roman Kuramına Giriş ’in bu yönüyle belki de akademinin her alanı için örnek niteliğinde bir kitap olduğunu belirtmekte fayda var. Kitabın bölümlerine bakıldığında “Tanımını

Alışmak Sevmekten Daha Zor Geliyor

Bir ilişkiyi sonlandırmak, yeni bir ilişkiye başlamak kadar zor gelir insana; çünkü her bir yeni ilişki, yeni heyecanlar, yeni tatlar, yeni hazlar anlamına olduğu kadar yeni kırgınlıklar, yeni yılgınlıklar, yeni vedalar anlamına da gelir. Her yeni başlangıç yeni bir potansiyel ayrılıktır aynı zamanda. Bazen eskilerin hayaleti öyle dadanır ki zihnimize, başından çok sonuna odaklanırız ilişkilerin de: “Ya bu da öyle biterse?” Bu evham bazen kalbimizi öyle körleştirir, öyle köreltir ki içimizi, yeni insanlardan, yeniden sevmelerden, yeniden alışmalardan ölesiye korkarız. Nerede bize yakılan bir yeşil ışık görsek, ardımıza bile bakmadan tünelin karanlık ucuna doğru hızla depar atarız. Kimi zaman tamamen farkında kimi zamansa tamamen istem dışı olarak iteriz ayağımıza kadar gelen mutluluk fırsatını. Yeni bir yenilginin korkusu öylesine felç eder ki bizi, adım atamaz hale geliriz. Beckett’in şu ünlü, “ Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil .” sözü mevzu