Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2011 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

İki Harflik Leş Gibi Bir Dünya: “AZ” – Hakan Günday – Cansu Karagül

“Belki de az, her şey demektir. Ve belki de benim sana söyleyebileceğim tek şeydir…” Herkes yazdı; ama bu kitap hakkında ne kadar ne kadar çok yazılsa o kadar Az. Aslında ne kadar az ve ne kadar çok sebebi varmış hayatta kalmamızın ya da ölmemizin. Ve aslında hiç rasyonel bahanelere gerek yokmuş ölmek ya da öldürülmek için. “Vur” ya da “dur”.. 3 harflik kelimelerden ibaret işte ömürlerimizin vadesi. Ve aslında hangimizin geçmiyor üzerinden düzinelerce 52’lik nice canisi. Hangimiz doğmuyor seçemediği ana- babaların “piç”leri olarak ve dönmek istemiyor içinden pörtledikleri rahimlere. Kaçımızın hayatı geçmiyor görünmez apartman daireleri ya da cezaevlerinde değil 5 ya da 24 sene.. Yanlış bir hayatı yanlış ya da doğru yaşamak değil mi mesele.. Yaşayarak intikam almak hepsinden ya da ölerek intikam almak kendinden.. Çünkü bazen varlığımızdır diğerlerinin ömrüne son veren ya da anlık zaaflarımızdır başımızı ezdiren. Ve aslında ne de ucuzdur insan ömrü 3-4 ineğe ya da 3-5 kuruşa te

“Her Şeyin Sonundayım” - Tezer Özlü – Ferit Edgü Mektuplaşmaları

Onlarınki yayıncı- yazar ilişkisinin ötesinde, Tezer’in çocukluğundan başlayıp ölümüne dek süren bir dostluktu. Hatta bu, dostluktan öte bir şeydi. Tökezlediklerini hissettiklerinde birbirlerine ve birbirlerinin ürettiklerine – hem edebî, hem fikrî olarak- tutunan, iç dengelerini yazarak kuran iki yazardı onlar, gürültü ve arabeske tahammül edemeyen. Bilinen şu ki, kitap, 1966- 1985 yılları boyunca (1968- 1984 arasında mektup yok ve 1984’e kadar olanlar da yalnızca Tezer Özlü tarafından yazılan mektuplar) Ferit Edgü ile Tezer Özlü’nün birbirlerine yazdıkları pek çok mektuptan yalnızca 40 tanesini içeren, Sezer Duru (Tezer’in ablası)’nun aile arşivlerini açarak katkıda bulunduğu, Burak Fidan’ın yayına hazırladığı, ilk baskısı Mart 2010 olan ve Sel Yayıncılık tarafından basılan, mektuplara ek olarak Ferit Edgü’nün önsözü, mektupların sonundaki zaman dizini ve Tezer Özlü’nün fotoğraflarının bulunduğu parçalarla da toplamda 111 sayfayı bulan bir kitap bu.  Diğer detaylar da kitabı

Hadi Tüketelim – Cansu Karagül

Çağdaş dünya, kapitalizmin son evresi – midir bilinmez – olan bir evreye ulaştı ve buna da “tüketim toplumu” diyoruz. Her şey metalaştı. Her şey alınıp satılabilir ve tüketilebilir artık. Hatta insanlar bile.. Üretici ve tüketici ayrımı diye bir şey kalmadı; istisnasız herkes tüketici günümüzde. Çalışma ve boş zaman diye bir ayrım da yok bu modern – ya da postmodern mi demeli? – süreçte. Tüketmek için çalışıyoruz ve boş zaman da bu tüketim zamanının bir parçası. İki kat sömürülüyoruz kapitalizm tarafından, hem üretici hem tüketici olarak. İki kat yabancılaşıyoruz. İlk aşamada emeğimiz ve emeğimizin ürününü, ikinci aşamada paramızı ve kendimizi yeniden üreteceğimiz zamanı kaptırıyoruz bu sistemde. Boş zaman, kendimizi yeniden ürettiğimiz ve özgürleştiğimiz süreden çok, sistemin kendini devam ettirebilmesi için yarattığı sahte-ihtiyaçların giderildiği bir süreç ve biz, bu tüketim zamanının kendisini bile satın alıyoruz. Bir zamanlar kendimizi ürettiklerimiz üzerinden tanımlarken şimd

Uyunur Mu?

Uyumamak kimileri için bir kayıp kimileri için bir kazançtır Adına “insomnia” dersen hastalık, buna bir tercih olarak bakarsan yaşam tarzdır Ya adına gün dedikleri 24 saatlik bir zaman dilimi yetmiyordur sana Ya da sen sığdıramıyorsundur aklını sınırlı bir zamana Ya kaçıyorsundur herkesin uyuduğu bir gün doğumuna kendinle başbaşa kalabilmek adına Ya da yatarsın seni saklayan bir uykunun koynuna Ya yaşarsın ya ölürsün bir anlamda Kaçmak istiyorsan kabuslardan ve hayatın kabuslardan daha can yakıcı olduğuyla yüzleşebiliyorsan O zaman tutunursun biraz daha güçlenebilmek adına gecenin karanlığına Ya da yaşayabilmek yalnızlığı daha çok üretebilmek adına Ama her ikisinin ardından da gelir bir uyanış Ya gözlerin tamamen kapalı bir hayata ya da başka bir biçimde aydınlatılmış bir iç yolculuğuna.. Cansu Karagül 

ÜNİVERSİTELERDE BİREYSELLİĞİN ÜRETİLMESİNE FOUCAULT'DAN BAKMAK

Foucault modern öncesi iktidar ve modern toplumlardaki iktidar arasında bir ayrım yapar. O’na göre, günümüzde iktidar, baskıcı ve zorlayıcı olan mutlak iktidarın aksine disipliner iktidar teknikleri ile gerekli öznellikleri üreterek varlığını devam ettirir. Modern bir teknik olan disiplin, ekonomik ve siyasi sistemin işleyişine uygun bireyler yaratmak amacıyla bedenlerimizi “uysallaştırarak” iktidarın nesnesi haline dönüştürmek zorundadır. Bu birey tabi ki endüstriyel kapitalizme yakışır bir şekilde liberal, nitelikli iş gücünü sağlayacak, disiplini içselleştirmiş ve iktidarı sorgulamayan bir birey olmalıdır. Ordular, fabrikalar, hapishaneler, hastaneler başta olmak üzere üniversiteler de disipliner bir kurum olarak modern bireyselliğin üretilmesini, dolayısı ile de sistemin sürdürülmesini sağlar. Üniversitelerdeki hiyerarşik gözetim, kontrol, ödül ve ceza ile normalleştirme yaptırımları ve sınav uygulamaları modern bireyselliğin üretilmesini sağlayan tekniklerdir. Böylece öğrencil

BİR ÇOCUKLUK VARDI YA

Kimileri laylaylom geçmiş olan çocukluğunu özler. Kimileri hiç yaşanmamış bir çocukluğu. Kimileri yalnızca çocuk olmayı… Bazıları hepsini birden özler. Sorumsuzluğu, kontrolsüzlüğü, pervasızlığı… Hata yapabilmeyi, kırıp dökebilmeyi, avazı çıktığı kadar bağırabilmeyi, bazen dayak yiyene kadar anıra anıra ağlayabilmeyi... Tanımadığı insanlara bile güvenmeyi, tanıdıklarına zaten güvenmeyi… Hatalarıyla kabullenilmeyi, başarıları için şımartılmayı, koşulsuz şartsız sevilmeyi… Onu, ne yaparsa yapsın hiç bırakmayacak birileri olduğunu bilmeyi, korunup kollanmayı istemeyi özler. En azından 90’lara yetişebilmişse; sokakta koşturup terlemeyi, hatta terlediği için azar işitmeyi, oradan oraya zıplarken tökezleyip dizlerini kanatmayı, sonra o kabuklarını kopartmayı, kendi hatalarından dolayı başkalarını suçlamayı, oyunlarda mızıkçılık yapmayı, hasta numarası yapıp okuldan ve ödevlerden kaytarmayı, körebe oynarken iki dakikalığına da olsa saklandığını sanmayı, parkta salıncak sırası çalmayı, 2 te

İNSAN NEDEN SEVMEYE BU KADAR İHTİYAÇ DUYAR?

İnsan neden birini sevmeye bu kadar ihtiyaç duyar? Aslında belki sevgisiz de yaşayabiliriz ama bu çok anlamsız bir hayat olmaz mı? O yüzden, sevgiyi erteleyen insan hayatındaki boşluğu doldurmak için işkolikmişcesine işine sarılmaz mı? Her anını bitmek tükenmek bilmez sorumluluklarla doldurmaz mı ya da kendini o bir türlü tanımlayamadığı topluma adamaz mı? Birini sevmek isteriz çünkü hepimizin bir “neden”e ihtiyacı var. Çünkü “tek” kişiyseniz siz hala, dışlanacağınız ya da “yarım” hissedeceğiniz çok an vardır hayatta. Sinemaların 1 alana 1 bedava kampanyalarında diğeriniz eksiktir. Şehir fırsatlarının çift kişilik odalarında yalnızsınızdır. Evdeki battaniyeler çift kişilikse ısınamazsınız. Bir şiir yazacaksanız boşlukları doldurmanız gerekir. Yazılarınızda yan anlamlar gerekir. Mektuplarınızın bir “alıcı”ya ihtiyacı vardır. Bir mağazada kıyafet denediğinizde fikrini soracağınız biri lazımdır satış danışmanları dışında. Çalar saat dışında sizi uyandıracak biri olması gerekir. Pasta

YGS KOLAJI

Bu metin biraz kolaj biraz da izlenim içerir. Y itirilen  G ençlik  S erveti Ali Demir: ''Sınavda hiçbir adayı haksız bir şekilde diğerinin önüne geçirecek herhangi bir uygulama asla oluşmamıştır. Bu nedenle tüm adaylarımızın ve velilerin son derece rahat olmalarını ve gerçekleşmiş olan sınavdan şüphe etmemelerini istiyorum. Basında şifre olarak bahsedilen durum hiçbir adayın soru kitapçığı için geçerli değildir.”   “Ortaya atılan şifre iddiaları tamamen asılsız ve gerçek dışıdır.” Recep Tayyip Erdoğan: "ÖSYM Başkanının yaptığı  açıklamalar benim için tatmin edicidir . Birileri tezgahları bozulduğu için rahatsız.  Amaç, ikinci sınavın engellenmesidir. Sokaklara kimlerin döküldüğü de ortadadır. Bu provokatif eylemler YGS maratonunun olumsuz etkilememelidir." Abdullah Gül: “Başkandan ( ÖSYM  Başkanı Ali Demir) aldığım bilgiler  beni tatmin etti . Öğrencilerimizin güvenle kendilerini ikinci sınava hazırlamaları gerekir." Ali Demir: (Sınava giren ad

Toplumsal Bir Cinsiyet Yaratmak – Cansu Karagül

Nötr bir cinsten nötr olmayan bir toplumsal kimlik kurmak, hem bireysel olarak hem de sosyal olarak. Ceninin anne karnına düştüğü andan itibaren sosyalize edilmesidir kadın ya da erkek olmak. Ya da erkek olmak ya da “erkek olmamak”. Akabinde mezun olduğum bitirme projemin konusuydu erkek çocuk annelerinin çocuğun sosyalizasyon sürecindeki konumları ve tutumları ve tabii deneyimleri de. Bir kez daha gördüm nasıl öğretildiğini cinsiyetlerimizin ve ne kadar da içselleştirdiğimizi toplumsal rollerimizi. Ben bu yazıda yalnızca araştırma bulgularından değil, kendi görüşlerimden de yola çıkıyorum. Önce anne karnındayken alınır elbiselerimiz ve oyuncaklarımız. Pembe ya da mavi, bebek ya da araba. Sonra odalarımız dizayn edilir yatağın şeklinden, duvarın renginden, halısına, perdesine ve duvar sticker’larına kadar. Erkek çocuksanız daha doğmadan kıvanç kaynağısınızdır babanız için. Nasıl olsa soyunu devam ettireceksinizdir. Hem ilk hem de kız doğacaksanız onun da “gideri var”dır, bazen

#Hayaldigercekoldu

AKP iktidarı süresince hangi hayallerimiz gerçek, hangi gerçeklerimiz hayal olmadı ki.. Bu kadarını 9 yıl önce gerçekten kimse hayal bile edemezdi; ama dediğim gibi, “hayaldi, gerçek oldu.” Şimdi önümüzde yeni bir seçim var. Tam 7 günümüz kaldı. Eğer hala gerçekleştirilmemiş hayalleriniz kaldıysa, sandığa gitmemezlik yapmayın sakın; ama bu kez biraz gözünüzü açın.. Bir başbakanın kendi halkına “ eşkıya ” demesi. #hayaldigercekoldu Hakkını savunurken polisin gaz bombaları yüzünden hayatını kaybeden emekli öğretmen Metin Lokumcu’nun arkasından, “ Bir tanesi de kalp krizi geçirerek öldü ” demek.  #hayaldigercekoldu Hopa’da sabaha karşı evlerin basılması, köy yollarının kapatılması, 30′a yakın kişinin gözaltına alınması #hayaldigercekoldu Türkiye’nin basın özgürlüğü sıralamasında 178 ülke arasında 138’inci sırada olması.  #hayaldigercekoldu İktidarın yanında olmayanların, onlara taraf olanların  bertaraf edilmesi.  #hayaldigercekoldu Gazetecilere yönelik dava sayısının 700’

Bu Kişisel Bir Ağıttır – Cansu Karagül

Yazının başlığından da anlaşılacağı üzere bu yazı çok kişisel bir ağıttır; İslamiyet Öncesi edebiyattaki adıyla sagu, divan edebiyatındaki adıyla mersiyedir. Varoluşum karşısında duyduğum çaresizlik, üzüntü ve isyan için yazıyorum, ve elimde olsa geldiğim yere geri dönerim.. Bu ülkede ya da dünyada çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek, engelli vs. aslında en temelde insan olmak çok zor. Hep daha da zorlaşıyor. Kadın ya da erkek, genç ya da yaşlı, heteroseksüel, homoseksüel ya da trans, çocuk ya da “büyümüş”, eğitimli ya da eğitimsiz, siyah ya da beyaz, müslüman ya da müslüman olmayan, Türk ya da Kürt ya da Alevi ya da Ermeni… Tüm bu kimliklerin bir parçası olmaya zorlanırsınız hayat boyu. Sonra hem sahip olduğunuz hem de olmadığınız bir kimlikle, ya da kim olduğunuz ya da olmadığınızla suçlanırsınız. “Siz”, “biz” diye ayırırlar. Dahası siz ayırmasanız bile ayırmakla suçlanırsınız bazen. Bir dili bilmediğiniz ya da konuşmadığınız ya da bazen konuştuğunuz için suçlanırsınız. Ve bazen

Biz Yalarız Tükürdüklerimizi De.. – Cansu Karagül

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz ay deprem felaketinin yaşandığı Kütahya’nın Simav ilçesindeki konuşmasında CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nu kast ederek, “ ‘Arkadaşlarımız yemin etmedikçe 4 yıl da olsa yemin etmeyeceğiz’ dediler. Bu sözü unutmayın. Bak açık söylüyorum; bu tükürdüklerini yalayacaklar.” demiş. Bu sözün hedefinde yalnızca CHP değil, tüm boykotçular var elbette. Bu bir temenni mi, tahmin mi yoksa abaya bile gerek görmeden sopa göstermek mi? Başbakanın söyledikleri kısaca şu şekilde: “Millet size görev verdi. Git mecliste çalış dedi. Sokaklarda git de yaygara yap demedi… Neymiş başbakan bize yardımcı olsun. Başbakan sana niye yardımcı olsun. Bu ülke bir hukuk devleti. Siz bu işin olmayacağını bile bile bunu yaptınız. Yasaları delmek için bunu yaptınız. Zannettiniz geçmişte bir iki kişiye yapılan bize de yapılır. Yargı böyle bir karara evet demedi. O zaman yapmanız gereken şey gelip o yemini yapacaksınız…” Peki ama millet, Ergenekon, Balyoz ya da KCK dava

Türkiye’de Eğitim Kime Hizmet Ediyor? – Cansu Karagül

Yükseköğretime Geçiş Sınavı (YGS) ve şifre skandalının ardından öğrenci eylemlerinin ardı arkası kesilmiyor. Başta sınava ve ÖSYM’ye yöneltilen tepkiler ve eleştiriler aslında eğitim sistemindeki sorunların kendisinin yeniden sorgulanmasına yol açtı. Eğitim kurumları, içinde bulundukları toplumun sosyal, ekonomik, politik ve kültürel yapısını yansıtan yerlerdir. Eğitim üzerine pek çok farklı yaklaşım vardır. Fonksiyonalist bakış açısına göre eğitimin işlevi aileden sonra çocuğun sosyalizasyonunu (sosyalleşmesini) sağlamaktır. Bu yaklaşıma göre bir toplumun normları ve değerleri eğitim yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılarak toplumsal düzenin devamı sağlanır. Bunun Türk eğitim sistemindeki en görünür yansıması, Cumhuriyetin kuruluş yıllarında yeni bir ulus yaratma sürecinde eğitime, bireyleri toplumsal değişmeye adapte ederek milli bir bilinç oluşturma ve bu sayede iyi bir yurttaş yetiştirme misyonu yüklenmesiydi. Eğitimin bir başka fonksiyonu da insanlara belirli beceriler kazandırara

Neyse Ki “Otobüs Rengi”mizi Seçebiliyoruz.. – Cansu Karagül

Her tarafı çelişki yumağı olmuş toplumumuzda, bu kaos ortamının başını hükümet ve itinayla tüm kurumlara doldurduğu “görevliler” çekerken, yine tüm olaylardan “mağdur” olarak çıkan aynı kişiler. Bence bir “hukuk” ve “şiddet” açılımının tam sırasıdır.. Sağlıkçıların olaysız sonuçlanan özlük hakkı direnişine karşılık Sağlık Bakanımız Recep Akdağ, eylem nedeniyle sağlık hizmeti alamayan vatandaşları hukuki yoldan hak aramaya, yani iş kendilerine kalmasın diye vatandaş tarafından cezalandırılmalarını istemeye davet ediyor. Diğer tarafta farklı illerde “parasız eğitim” haklarını almak isteyen liseliler polis tarafından yerlerde sürükleniyor, yetmezmiş gibi “zaten çevreye rahatsızlık verdikleri” sebebiyle vatandaştan da destek görüyor. ÖSYM, YSK, Sağlık Bakanlığı, Emniyet teşkilatı.. Hiçbir kurumun güvenilirliği kalmamış, hukuksuzluk almış başını depar atmışken başbakan “hukuksuzluk varsa, buna başta ben karşı koyarım” kıvamlı cümleler kurup bir yandan da ordusunu o her kesimden kaps

ÖSYM’ye Mektup Var! – Cansu Karagül

ÖSYM’nin hem sehven hem şehvetlen ardı arkası kesilmeyen hataları gün geçmiyor ki mağdurlar arasına yeni adayları, yeni öğrencileri eklemesin.. Bildiğimiz üzere ÖSYM önce Yükseköğretime Geçiş Sınavı(YGS)’ndaki şifre skandalının ardından öğrencilere “geliştirilen yazılım çalıştırıldığında her soru için rastgele verilmesi gereken değerler,  sehven  sıralı olarak verildiğinden oluşturulan soru kitapçıklarında bazı sorularda en büyük değerli seçeneğin hemen sağındaki seçeneğin, doğru cevap olması durumu ortaya çıkmıştır.” açıklamasını içeren bir mektup yollamıştı. Daha liseli arkadaşlarımızın isyanları durulmamışken üzerine bir de Akademik Personel ve Lisansüstü Eğitimi Giriş Sınavı (ALES)’ndaki soru kitapçığı krizi eklendi ve tutuşan ÖSYM yetkilileri çözümü yine adayların e-posta adreslerine mail yollamakta buldu. ÖSYM Başkanı Prof. Dr. Ali Demir, “Kitapçıklarınız incelenecek ve sizlerin mağdur olmaması için ÖSYM Yönetim Kurulu tarafından değerlendirilerek gereken işlem yapılacaktır