Ana içeriğe atla

Neyse Ki “Otobüs Rengi”mizi Seçebiliyoruz.. – Cansu Karagül


Her tarafı çelişki yumağı olmuş toplumumuzda, bu kaos ortamının başını hükümet ve itinayla tüm kurumlara doldurduğu “görevliler” çekerken, yine tüm olaylardan “mağdur” olarak çıkan aynı kişiler. Bence bir “hukuk” ve “şiddet” açılımının tam sırasıdır..
Sağlıkçıların olaysız sonuçlanan özlük hakkı direnişine karşılık Sağlık Bakanımız Recep Akdağ, eylem nedeniyle sağlık hizmeti alamayan vatandaşları hukuki yoldan hak aramaya, yani iş kendilerine kalmasın diye vatandaş tarafından cezalandırılmalarını istemeye davet ediyor. Diğer tarafta farklı illerde “parasız eğitim” haklarını almak isteyen liseliler polis tarafından yerlerde sürükleniyor, yetmezmiş gibi “zaten çevreye rahatsızlık verdikleri” sebebiyle vatandaştan da destek görüyor.
ÖSYM, YSK, Sağlık Bakanlığı, Emniyet teşkilatı.. Hiçbir kurumun güvenilirliği kalmamış, hukuksuzluk almış başını depar atmışken başbakan “hukuksuzluk varsa, buna başta ben karşı koyarım” kıvamlı cümleler kurup bir yandan da ordusunu o her kesimden kapsadığı, bağrına bastığı halkının üstüne yürümekle tehdit ediyor. Acaba başbakanımıza göre “hukuksuzluk” nedir? Bu kavramın anlamını bildiğini varsayarsak, hala “ileri demokrasi, hak, hukuk, adalet”ten bahsedebilmesi ve halka “bahşetme” vaadinde bulunabilmesi nasıl bir optimizmdir? Anlaşılan o ki hukuk anlayışı üzerinde bir anlaşma sağlanamıyor, bundandır bütün hak arayışlarını “anarşizm” olarak görme ve vatandaşı yine vatandaş tarafından cezalandırmaya olan eğilimi.. Tehditler ve sindirme politikaları işe yaramazsa rahat rahat ülkede huzur ve istikrar olduğundan gayet tabi rahatça iddia eder; ancak bunu yese yese Türkiye’ye gerçek anlamda Fransız kalmış birileri yer, buna bu ülkede yaşayan vatandaşlar da dahil..
Diğer bir çelişki, dün Diyarbakır’daki polise, belediyelere ait iş makinası ve kamyonlarla direniş sonucunda ilgili belediyeler hakkında ‘görevi kötüye kullanma suçundan’ soruşturma açılacağından bahsedilmesi. Bunun adına rahatlıkla görev suistimali deniliyorken polisin görevi kötüye kullandığı durumlar ne oluyor? “Sehven elinden, ayağından, silahından kaçma” mı? Yoksa net bir şekilde tanımlanmış görev mi yok, bundan mıdır öğle namazının kaç rekat olduğunu sormaları?.
Gelelim diğer bir çelişkiye: YSK’nın veto kararına tepkinin yolu ve şekli “Hammurabi Kanunları”nın dayandığı “dişe diş kana kan” mantığından mı geçmeli? Bir yandan YSK’nın şuursuzluğuna, polisin orantısız şiddetine lanet edip barışın ve demokrasinin önünün tıkanmasından bahsederken, diğer taraftan bu haksızlığa o lanetlenen şiddetle karşılık vermek midir hak hukuk aramanın yolu? Ezilen halkın hakkını savunmak için yine halkı ezmek midir YSK’dan ve AKP’den hesap sormanın yolu? Bir yanda polisin ateşi sonucu hayatını kaybeden bir genç için ağlarken, diğer tarafta mitinglerde masum insanlara saldırmak ve yaralanmalarına sebebiyet vermeyi kim, nasıl açıklayabilir ve haklı gösterebilir? Ya da içinde masum bebeklerin, çocukların, hamilelerin, yaşlıların, öğrencilerin, emekçilerin, engellilerin, Kürtlerin, Türklerin, Alevilerin, Ermenilerin ( ya da her kim ise ) yani halkın bulunduğu ya da bulunabileceği kreşlere, bankalara, ptt binalarına, otobüslere ya da ortalığa atılan taş ve molotofkokteylleri mi getirecek barışı, kardeşliği ya da eşitliği? Ben ne millet, ne dil, ne din, ne ırk, ne etnik köken ne de başka bir ayrım yaparım. Benim için bir üstkimlik varsa bu ancak ve ancak “insan” kimliğidir ve bu yüzden de her ne başlığı altında mücadele ediyorsak, görevimizi yerine getiriyorsak ya da tepkimizi dile getiriyorsak vs. bütün hareketlerimizin insanca olması gerekir eğer “barış” ve “demokrasi” ise söz konusu olan..

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İNSAN NEDEN SEVMEYE BU KADAR İHTİYAÇ DUYAR?

İnsan neden birini sevmeye bu kadar ihtiyaç duyar? Aslında belki sevgisiz de yaşayabiliriz ama bu çok anlamsız bir hayat olmaz mı? O yüzden, sevgiyi erteleyen insan hayatındaki boşluğu doldurmak için işkolikmişcesine işine sarılmaz mı? Her anını bitmek tükenmek bilmez sorumluluklarla doldurmaz mı ya da kendini o bir türlü tanımlayamadığı topluma adamaz mı? Birini sevmek isteriz çünkü hepimizin bir “neden”e ihtiyacı var. Çünkü “tek” kişiyseniz siz hala, dışlanacağınız ya da “yarım” hissedeceğiniz çok an vardır hayatta. Sinemaların 1 alana 1 bedava kampanyalarında diğeriniz eksiktir. Şehir fırsatlarının çift kişilik odalarında yalnızsınızdır. Evdeki battaniyeler çift kişilikse ısınamazsınız. Bir şiir yazacaksanız boşlukları doldurmanız gerekir. Yazılarınızda yan anlamlar gerekir. Mektuplarınızın bir “alıcı”ya ihtiyacı vardır. Bir mağazada kıyafet denediğinizde fikrini soracağınız biri lazımdır satış danışmanları dışında. Çalar saat dışında sizi uyandıracak biri olması gerekir. Pasta

Roman Kuramına Giriş

Ayrıntı Yayınları’nın Sanat ve Kuram dizisi kapsamında okuyucularla buluşan Roman Kuramına Giriş, eserin başlığında verilen ipucundan çok daha fazlasını sunuyor okuyucuya. Roman ve roman kuramları üzerine belli bir sınıflandırma ve portre oluşturma motivasyonundan uzak durulduğu kitap, roman üzerine yapılan düşünsel ve teorik argümanları merkezine alıyor. Zekiye Antakyalıoğlu’nun ifadesiyle de roman, “Roman nedir?” sorusunun cevabına sahip olmayan ve “tanımlanmaya, sınıflandırmaya direnen bir kurgusal anlatı biçimidir”. Bu açıdan bakıldığında, kitabın bir edebiyat kuramı veya akademik bir kaynak olmasından ziyade “roman okuyucusu” için yazıldığı unutulmamalıdır. Düşünsel tartışmaların yanı sıra kuramsal bir tabana da sahip olan çalışma, özellikle roman okuyucusunun bu kitabı okumasını amaçlıyor. Özetle, Roman Kuramına Giriş ’in bu yönüyle belki de akademinin her alanı için örnek niteliğinde bir kitap olduğunu belirtmekte fayda var. Kitabın bölümlerine bakıldığında “Tanımını

Alışmak Sevmekten Daha Zor Geliyor

Bir ilişkiyi sonlandırmak, yeni bir ilişkiye başlamak kadar zor gelir insana; çünkü her bir yeni ilişki, yeni heyecanlar, yeni tatlar, yeni hazlar anlamına olduğu kadar yeni kırgınlıklar, yeni yılgınlıklar, yeni vedalar anlamına da gelir. Her yeni başlangıç yeni bir potansiyel ayrılıktır aynı zamanda. Bazen eskilerin hayaleti öyle dadanır ki zihnimize, başından çok sonuna odaklanırız ilişkilerin de: “Ya bu da öyle biterse?” Bu evham bazen kalbimizi öyle körleştirir, öyle köreltir ki içimizi, yeni insanlardan, yeniden sevmelerden, yeniden alışmalardan ölesiye korkarız. Nerede bize yakılan bir yeşil ışık görsek, ardımıza bile bakmadan tünelin karanlık ucuna doğru hızla depar atarız. Kimi zaman tamamen farkında kimi zamansa tamamen istem dışı olarak iteriz ayağımıza kadar gelen mutluluk fırsatını. Yeni bir yenilginin korkusu öylesine felç eder ki bizi, adım atamaz hale geliriz. Beckett’in şu ünlü, “ Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil .” sözü mevzu