Ana içeriğe atla

Kayıtlar

21. yüzyılda bir ‘Don Kişot’ masalı

Ünlü yayınevlerinin aksine, pek çok yeni ve genç yazara kendini gerçekleştirme fırsatı sunan ve son dönemde adını ardı ardına yayımladıkları yeni kitaplar ve sosyal medya aracılığıyla sıkça duyuran Yitik Ülke Yayınları, şimdi de ‘Don Quijote’nin Üçüncü Cildi’nde buluşturuyor okurla Ferhat Uludere’yi. Oğuz Atay, Beckett, Oblomov, Godot vs… Öyle bir roman düşünün ki, o romanda Ferhat Uludere, Cervantes, Badincani,  Oğuz Atay, Ivan Gonçarov, Samuel Beckett, Don Quijote, Oblomov, Coşkun Ermiş, Zahar, Sancho, Vladimir, Estragon, Godot ve daha pek çoğunun yolları kesişsin. Hatta hayal gücünüzü biraz daha zorlayın ve muğlâk bir zamanda var olan bir ağacın yerine inşa edilmiş yine muğlâk olan bir yerdeki köhne bir handa Don Quijote’nin, Oblomov’un ve Coşkun Ermiş’in kadeh tokuşturduğunu getirin gözünüzün önüne. İşte Uludere, yeni kitabında imkânsızın sınırlarını olabildiğince zorlayarak ve gerçekliği yerle bir ederek adeta okurun yaratıcılığını zorluyor.  Yazıldığı dönem...

Seveceksin Diye Ödüm Kopuyor

Sevmeyi çok sevip de, iş kahır çekmeye geldiğinde  vınnn  diye tüymeyi seçen bir nesildik biz. Aşkı filmlerde, kitaplarda, şarkılarda sevdik. Tıpkı bir sureti sever gibi. Hiç pisliği yok tabii. Temiz iş, bittiğinde olay mahallini terk edersin. Çok çok etkisi sürer biraz belki. Durağa gelip indiğinizde, zil çalıp da derse girdiğinizde, ofisteki masanızda yerinizi kaptığınızda, sofraya oturup yemekten bir lokma aldığınızda, iki tek attığınızda, yahut alelacele bir sevişmeden sonra geçer. Hiçbiri değilse, uyuyup uyandığınızda  geçer ve steril hayatınızın suret-i mutluluğuyla yaşamaya kaldığınız yerden devam edersiniz. Asla bizim suçumuz değildi aslında. Bize sevmeyi yanlış öğretmişlerdi. Biraz da biz kendi yorumumuzu katıp kendi mealimizi yaratmıştık. Ondandı hep, yeryüzündeki insan sayısı kadar farklı sevme biçimi vardı. En iyi ihtimalle bulacağımız, kendimizinkine en yakın olanıydı. Yolumuz uzun ve dikenli tellerle doluydu. Belli ki daha gidecek çok yolumuz, çekilece...

Oyunlarla Türkiye’yi Öğreniyorum

Genellikle çocuklar ve ergenler tarafından oynanan bazı oyunlar Türkiye’nin yakın zamandaki halini çok iyi özetlemektedir. Tanıtılacak daha pek çok oyun olmakla birlikte işbu yazıda Türkiye’nin durumunu en iyi anlatan oyunlardan beş tanesine yer verilmiştir. İyi olan kazansın! Köşe/Koltuk Kapmaca : Köşe ya da koltuk kapma esasına dayanan ve sırtını iktidarda kim varsa ona yaslamaya yönelik bir oyundur. Genellikle TBMM’de ve köşe sayılabilecek yerlerin bol olduğu kurumlarda oynanır. Herhangi bir parti iktidara geldikten sonra meclisteki koltukları kapmanın yanı sıra genellikle her köşe başına da kendi adamını tayin etmeye çalışır. Oyun boyunca amaç, türlü manevralar yaparak iktidarla olan ilişkileri sıcak tutmak ve kapılan koltuğunu korumaktır. Muhalefet (bu, o anki muhalefet partisi olabildiği gibi devlet içindeki çeteler ya da okyanus ötesi de olabilir duruma göre) güçlü bir hamle yaptığı ve halk tarafından sağlam bir destek gördüğü takdirde köşenin sahibi ol...

“Taksim Meydanı” Müzikali Hepimizi Gezi’nin Görkemli Dünyasına Davet Ediyor!

Bugün Twitter’da gezinirken gözüme bir oyun afişi çarpıyor: “Taksim Meydanı”. Yaşadığım kısa süreli algılama zorluğunu atlattıktan sonra ne olup olmadığını araştırıyorum ve karşıma şu cümle çıkıyor: “Mehmet Ergen’in yazıp yönettiği ‘Taksim Meydanı’ müzikali, Gezi direnişini Şişli Black Out’da sahneye taşıyor.” Öfkem dile bile gelemiyor, dakikalardır önümdeki sayfayla uzun uzun bakışıyorum; çünkü öfke dolup taştığında cümleler anlamsızlaşır, kifayetsiz kalır ve insan yüzlercesi içinden en uygun kelimeyi bulmaya çalışır yatışabilmek için; ama bir yerden başlamak gerekir.. Öncelikle Gezi Direnişi gibi spontane gelişen kitlesel bir hareketi sahneye taşıma çabası –densizliği- tabiri caizse nereden bakılsa tutarsız, nereden bakılsa ahmakçadır. Daha kibar bir deyişle ise, fırsatçılıktır. (Burada belirtmem gerekir ki, sevgili Özen Yula, Yiğit Sertdemir, Mirza Metin ve Cem Uslu’nun direniş günlerini anlattığı ve yine direniş günlerinde parkta ve sonrasında semt forumlarında oynadığı...

Sonu mutlu bitmeyen masallardan biri: Melek Kobra

Melek: Melek Prensesin Sonu Muğlâk Masalı , tiyatro yaptıkları ilk günden beri Türkiye tiyatrosuna farklı ve yeni bir dil kazandıran, sahneledikleri oyunlarla ve düzenledikleri etkinliklerle politik ve alternatif bir bakış açısı sunan topluluğun bu sezon sahneye taşıdıkları ilk yeni oyunları. 1915’te İstanbul’da doğan, önce Melek Sabahattin, sonra Melek Ezgi, daha sonra Melek Tayfur ve hayatının en zorlu yılları olan hastalık döneminde –aynı zamanda oyunda anlatılan döneme denk gelen– Melek Kobra’nın topu topu yirmi dört yıl süren yaşamının son aylarına, Cerrahpaşa Hastanesi’ndeki odasında yalnızlıkla geçen günlerine ortak ediyor bizi sevgili Yeşim Koçak ve Tiyatro Boyalı Kuş. Cumhuriyet döneminin önemli tiyatro, sinema ve opera oyuncularından biri olan Melek Kobra, kendisi gibi sanatçı bir aileden geliyor. Ünlü besteci operet kralı Muhlis Sabahattin Ezgi‘nin kızı, dönemin en ünlü kadın bestecilerinden Neveser Kökdeş‘in yeğeni, Türkiye ve dünya güzeli Keriman Halis Ece‘nin kuz...

Kolektif Bir Bellegin İzinde 33 Hikaye

Üzerine kitaplar, tezler, tonlarca makaleler yazılan, insanlık dışı manzaralarıyla filmlere, tiyatrolara, televizyon dizilerine konu olan, Türkiye tarihindeki barışılması en güç dönemlerden birinin adıdır 12 Eylül. Ancak hiçbir doküman o döneme şahit olmuş kişilerin kendi ağzından dökülen cümleler kadar canlı ve dokunaklı olamaz. Bir sözlü tarih çalışması olan Keşke Bir Öpüp Koklasaydım, “12 Eylül’ün 33. yılında 33 hikâye”yi askeri cuntanın en ağır yükünü bizzat üstlenmek zorunda bırakılmış ailelerin anlatılarını günümüze taşıyarak okuru karanlık ve kanlı bir tarihe tanık olmaya çağırıyor. “Hırpalanmış yerlerinden öperim çocuk..” Keşke Bir Öpüp Koklasaydım, iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde darbeyle, çocuklukları ellerinden alınmış, hiç çocuk olamamışların anılarına yer verilirken, ikinci bölümde annelere, babalara, kardeşlere ve eşlere söz veriliyor. Keşke Bir Öpüp Koklasaydım’ı okurken akrabalarını anne baba bellemek zorunda bırakılan çocukların, tek umutları faili devlet olan c...

Herkesin İçinde Bir İblis Gizlidir

Ayrıntı Yayınları, ünlü Amerikan yazar Hubert Selby JR.’ın romanlarını edebiyatımıza kazandırmaya devam ediyor. Bugüne kadar yazdığı romanlarla kült isimler arasında üst sıralara yükselen ve daha önce yine aynı yayınevinden çevrilen iki kitabıyla – Brooklyn’e Son Çıkış ve Bir Düş İçin Ağıt – kendi özgün okur kitlesini yaratmış yazar, İblis (“The Demon”) ile bir kez daha oldukça rahatsız edecek ve okurda kara delik oluşturacak bir romanla karşımıza çıkıyor. Romanlarında her zaman, sistemin dayattığı normların dışında kalan kahramanlara yer veren Selby, gündelik hayatta steril yaşam alanlarımızda karşılaşmaktan korktuğumuz ve temas etmekten çekindiğimiz ayyaşlar, fahişeler, travestiler, uyuşturucu bağımlıları, eşcinseller gibi, sistemin çepere ittiği ve toplumun “sapkın” olarak damgaladığı kesimlerin dünyasına okuru zorla sokarak bir anlamda toplumsal ve ahlaki kabullerimize tecavüz eder ve konforumuzu kaçırır. Üstelik bunu en naif biçimde, edebiyatın sağladığı olanakları kulla...