Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Bir Ben / Lou Salome

B i r b e n b i l i y o r u m  yorgun gözlerinin altındaki halkaların  ebem kuşağı olduğunu ve  İstediğinde yedi renk bakabileceğini  siyah saçlarındaki akların aslında  hırçın dalgaların gelgitlerinden oluşan  köpüklerin bulaşığı olduğunu  b i r b e n b i l i y o r u m  yüreğinin severken,  ölmekten değil de öldürmekten korktuğu için  tir tir titrediğini  kayboluşlarında kendini bulup  her şeye yeniden başlama hevesini  yalnızlığının nasıl kursağında bıraktığını  b i r b e n b i l i y o r u m  dağların eteklerine ziller takıp  hızla doruklara kaçışından olduğunu  ruhunun serin esintisinin  hayatın çarmıhına  yalpalarda çürüyen tahtaların  paslı çivileriyle gerildiğini  b i r b e n b i l i y o r u m  her kundaklama sonrası  ormanlarının zehrini  bir hışımla genzine çektiğini  bu yangınlarla...

Bu Hafta İzleneceklerden: "Bulut Atlası"

Durdu Her Şey

Durdu her şey. Güneş doğmadı, güneş batmadı. Deniz dalgalanmadı. Dalgalar kıyıya vurmadı. Ağaçlar dallanmadı. Dallar yaprak salmadı. Gözler açılmadı, gözler kapanmadı. Rüzgar esmedi. Vapur düdükleri ötmedi. Trenler raylarda gitmedi. Otobüsler gelmedi. Şarkılar bestelenmedi. Romanların sonu gelmedi. Kepenkler yukarı çekilmedi. Geçmiş geçmedi. Gelecek gelmedi. Mürekkepler yenilenmedi. Mektuplar adrese gitmedi. Kuşlar vik viklemedi. Balıklar yüzmedi. Sen gelmedin ve sen gitmedin ve sen bilmedin.. Kimse bilmedi. Kimse görmedi. Kimse sormadı. Kimse duymadı. Kimse okumadı. Ben yazmadım. Sen söylemedin. Sevmeyi bilmedi. Sevmeyi beceremedi. Bencildi. Kaçmak güzeldi. Gidince biterdi. Bitmedi. Biri hep bekledi. Biri vazgeçti. Biri çekip gitti. Biri silmedi. Sözler uçup gitti.  Zaman geçmedi. Ve yine sen gelmedin. Sen hiç gelmedin. Birileri geldi geçti. Kimileri geldi geçecek. Sen yine gelmedin. Ama sen hiç gitmedin.. Hiç izin vermedin. Hiç bitmedin.. Cansu K.

Net

Ben hayatı “sek” yaşamayı seçiyorum. Senin, öbürünün ve diğer bir çoklarının aksine. Ben içimi yakmaktan korkmuyorum. Yumuşatmak için sert darbeleri uğraşmıyorum. Mutsuzluklara sahte sevinçler katmıyorum. Bulanıklaştırmıyorum. Ne olduğunu ya da ne olamadığını görüyorum. Ben sizin aksinize çırpınmıyorum dayanılır kılmak için hayatı. Sert gelenleri de kabullenmeye çalışıyorum. Katı bir kütle gibi gelişini bekliyorum ve en saf, en katışıksız halini seviyorum belki de sırf masumluğundan. Süslemiyorum, parlatmaya çalışmıyorum yaldızsız duygularımı. Kendimi kandırmıyorum. Duyuyorum içimde atan nabzı. Neyi soluduğumu ve neyi sindirdiğimi biliyorum. Kanıma karışan nefret kadar aşkı da ölçebiliyorum. Karanlıktan göz kırpan ışığı fark ettiğimde karşısında dikilebiliyorum. Ben söndürmüyorum ışıklarını odamın. Yokmuşum gibi yapmıyorum. Saklanmıyorum; ama şu an, şimdi olduğu için. Görünmekten, fark edilmekten hoşlandığımı da söylemiyorum. Evet, ben de gizleniyorum ama bazen, korkuyorum yorganları...

Lulabay: Bir Cihangir ya da Yer Değiştirmenin Hikâyesi

Geçen yıl ilk kez 18. İstanbul Tiyatro Festival’inde  ‘Yeni Dalga’ kapsamında  seyirciyle buluşan Lulabay,  bu yıl Demet Evgar öncülüğünde kurulan Pangar  Tiyatro’su bünyesinde ‘Black Box’taki yerini aldı. Aslıhan Erguvan’ın yazıp yönettiği minimal bir taşınma hikâyesi olan Lulabay, sezonun ilk gösterimini Kumbaracı 50’de gerçekleştirdi. Geçen yıldan farklı olarak bu yıl oyunun süresi 80 dakikadan 65 dakika’ya inmiş. Ayrıca oyuncu kadrosunda Nesrin Cavadzade yerine Aslıhan Erguvan’ı görüyoruz. Lulabay, Aslıhan’ın yazdığı ilk, yönettiği ise ikinci oyun. Yönetmenliğe ilk adımı 2011 yılında Volt Tiyatrosu’nun ortaya koyduğu “Tilt” adlı oyunla atan genç tiyatrocu, yeteneğini ikinci kez Lulabay’da sergileme imkânı buluyor. Yine bir farkla: Bu kez Pangar Tiyatro bünyesinde. Yeni oyuna ev sahipliği yapan ise Altıdan Sonra Tiyatro’nun kutu sahnesi Kumbaracı 50. Işıklar kapanıyor, oyuna geç kalmış seyirci edasıyla oyuncular sahneye geliyor ve Lulabay (ya da Lullab...

Ve..

Eğer "o" sen olabilseydin ve geldiğinde ben tamamlanabilseydim ve gittiğimde tanımsız kalacağını bilseydim ve beni es geçemeyecek kadar kendin hissetseydin ve "biz"ken var(!)ım diyebilseydin ve ben ittikçe sen gelebilseydin, sonra kaçtıkça çekebilseydin ve düşündüğümü benden önce ritme dökebilseydin ve senin aldığın nefesi bile kendi hücreme katabilseydim ve beynimdeki nöronlara benden önce varabilseydin ve nedensiz yere sebebim olabilseydin ve koyacağım virgüle dahi müdahale edebilseydin ve gözlerin gözlerim olup bir sabaha açılabilseydi ve uykuya dalmadan önce yarılanmak için direnen inatçı göz kapakların olabilseydim ve seni düşündükçe beni kahkahadan ağlatabilseydin ya da acıdan inletirken göz yaşımı akıtabilseydin ve içimde patlayan her öfke dalgalanmasında lav akıntısı olup yine içime akabilseydin ve sonra birbirimizde gözle görülemeyecek kadar homojen küçük taneciklere ayrışabilseydik ve birimiz dibe çökerken birimiz yüzeye çıkabilseydi ve çırpındığımda yin...

Dil Benim İçimde, Ben Dilin İçindeyim

Yazar bir kitap yazar, ama kitap henüz yapıt değildir, yapıt ancak, ona özgü bir başlangıcın yamanlığında, varolmak sözcüğünün, yapıt onu yazan biriyle okuyan birinin içlidışlılığı olduğunda tamamlanan olayın, kendisi tarafından dile getirildiğinde yapıttır. Maurice Blanchot- Yazınsal Uzam İnsanoğlu bir dilin içine doğar, onun içinde büyür ve şekillenir. Anadili denilen bu aidiyet biçimi, düşüncenin tüm olanaklılık ve olanaksızlıklarını belirleyen bir taraftır ve insan, çoğu zaman bu sınırların, bu pasif olma halinin çok farkında değildir. Bu nedenle edebi bir metin yazmak, bir sanatsal pratiğin yapıt haline gelmesi ve okumak kolaylıkla üstesinden gelinebilecek süreçler değildir. Bireyselliğimizi ortaya koyduğumuzu ya da tarihsel özne olduğumuzu düşündüren her çırpınış aslında içinde sakladığı bencillik tarafından bu süreci sekteye uğratır. Blanchot’nun Yazınsal Uzam ’da söz ettiği yalnızlık ve ölüm temaları, yazarın ya da okuyucunun “Ben” kalma ısrarındaki yıkıcı işe yaramaz...