Ana içeriğe atla

Net


Ben hayatı “sek” yaşamayı seçiyorum. Senin, öbürünün ve diğer bir çoklarının aksine. Ben içimi yakmaktan korkmuyorum. Yumuşatmak için sert darbeleri uğraşmıyorum. Mutsuzluklara sahte sevinçler katmıyorum. Bulanıklaştırmıyorum. Ne olduğunu ya da ne olamadığını görüyorum. Ben sizin aksinize çırpınmıyorum dayanılır kılmak için hayatı. Sert gelenleri de kabullenmeye çalışıyorum. Katı bir kütle gibi gelişini bekliyorum ve en saf, en katışıksız halini seviyorum belki de sırf masumluğundan. Süslemiyorum, parlatmaya çalışmıyorum yaldızsız duygularımı. Kendimi kandırmıyorum. Duyuyorum içimde atan nabzı. Neyi soluduğumu ve neyi sindirdiğimi biliyorum. Kanıma karışan nefret kadar aşkı da ölçebiliyorum. Karanlıktan göz kırpan ışığı fark ettiğimde karşısında dikilebiliyorum. Ben söndürmüyorum ışıklarını odamın. Yokmuşum gibi yapmıyorum. Saklanmıyorum; ama şu an, şimdi olduğu için. Görünmekten, fark edilmekten hoşlandığımı da söylemiyorum. Evet, ben de gizleniyorum ama bazen, korkuyorum yorganları fırlatmaktan üzerimden, aydınlanmaktan.. Ama ışığı gördüğümde buradayım hala. Bir umut belki parıltısıyla beni de kamaştırır diye; korkmadan göz göze geliriz diye.. Bir yanıp bir sönerse korkarım ama belki. O kadar mı kör etmeye korkmaz beni.. Ya billurlaştırmaya, o kadar mı değer bulmaz.. Birlikte gün ışığına varsak çok mu net olurdu her şey. O zaman griler bulaşır mıydı çarpıcılığını gölgelemek için.. Ama o kadar uzak ki.. Ne sen bilirsin benim seni beklediğimi ve ne ben senin beni izlediğini..


                                                                                                          Cansu Karagül

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İNSAN NEDEN SEVMEYE BU KADAR İHTİYAÇ DUYAR?

İnsan neden birini sevmeye bu kadar ihtiyaç duyar? Aslında belki sevgisiz de yaşayabiliriz ama bu çok anlamsız bir hayat olmaz mı? O yüzden, sevgiyi erteleyen insan hayatındaki boşluğu doldurmak için işkolikmişcesine işine sarılmaz mı? Her anını bitmek tükenmek bilmez sorumluluklarla doldurmaz mı ya da kendini o bir türlü tanımlayamadığı topluma adamaz mı? Birini sevmek isteriz çünkü hepimizin bir “neden”e ihtiyacı var. Çünkü “tek” kişiyseniz siz hala, dışlanacağınız ya da “yarım” hissedeceğiniz çok an vardır hayatta. Sinemaların 1 alana 1 bedava kampanyalarında diğeriniz eksiktir. Şehir fırsatlarının çift kişilik odalarında yalnızsınızdır. Evdeki battaniyeler çift kişilikse ısınamazsınız. Bir şiir yazacaksanız boşlukları doldurmanız gerekir. Yazılarınızda yan anlamlar gerekir. Mektuplarınızın bir “alıcı”ya ihtiyacı vardır. Bir mağazada kıyafet denediğinizde fikrini soracağınız biri lazımdır satış danışmanları dışında. Çalar saat dışında sizi uyandıracak biri olması gerekir. Pasta

Roman Kuramına Giriş

Ayrıntı Yayınları’nın Sanat ve Kuram dizisi kapsamında okuyucularla buluşan Roman Kuramına Giriş, eserin başlığında verilen ipucundan çok daha fazlasını sunuyor okuyucuya. Roman ve roman kuramları üzerine belli bir sınıflandırma ve portre oluşturma motivasyonundan uzak durulduğu kitap, roman üzerine yapılan düşünsel ve teorik argümanları merkezine alıyor. Zekiye Antakyalıoğlu’nun ifadesiyle de roman, “Roman nedir?” sorusunun cevabına sahip olmayan ve “tanımlanmaya, sınıflandırmaya direnen bir kurgusal anlatı biçimidir”. Bu açıdan bakıldığında, kitabın bir edebiyat kuramı veya akademik bir kaynak olmasından ziyade “roman okuyucusu” için yazıldığı unutulmamalıdır. Düşünsel tartışmaların yanı sıra kuramsal bir tabana da sahip olan çalışma, özellikle roman okuyucusunun bu kitabı okumasını amaçlıyor. Özetle, Roman Kuramına Giriş ’in bu yönüyle belki de akademinin her alanı için örnek niteliğinde bir kitap olduğunu belirtmekte fayda var. Kitabın bölümlerine bakıldığında “Tanımını

Alışmak Sevmekten Daha Zor Geliyor

Bir ilişkiyi sonlandırmak, yeni bir ilişkiye başlamak kadar zor gelir insana; çünkü her bir yeni ilişki, yeni heyecanlar, yeni tatlar, yeni hazlar anlamına olduğu kadar yeni kırgınlıklar, yeni yılgınlıklar, yeni vedalar anlamına da gelir. Her yeni başlangıç yeni bir potansiyel ayrılıktır aynı zamanda. Bazen eskilerin hayaleti öyle dadanır ki zihnimize, başından çok sonuna odaklanırız ilişkilerin de: “Ya bu da öyle biterse?” Bu evham bazen kalbimizi öyle körleştirir, öyle köreltir ki içimizi, yeni insanlardan, yeniden sevmelerden, yeniden alışmalardan ölesiye korkarız. Nerede bize yakılan bir yeşil ışık görsek, ardımıza bile bakmadan tünelin karanlık ucuna doğru hızla depar atarız. Kimi zaman tamamen farkında kimi zamansa tamamen istem dışı olarak iteriz ayağımıza kadar gelen mutluluk fırsatını. Yeni bir yenilginin korkusu öylesine felç eder ki bizi, adım atamaz hale geliriz. Beckett’in şu ünlü, “ Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil .” sözü mevzu