Ana içeriğe atla

Yoksa Siz Hala Dönüştüremediklerimizden Misiniz? – Cansu Karagül

Kentleşme, kentsel dönüşüm, kentsel yeniden yapılanma, kentsel yenileme, canlandırma, değiştirme, koruma, soylulaştırma, gentrifikasyon.. Kent literatürüne bakmaya kalktığımızda hepsinin tezahürü benzer gibi görünmekle birlikte tüm bunlar, aslında birbirlerinden farklılaşan kavramlardır. Bu seferlik ben sadece bu kentten ve kentlilerden neler istediğimden bahsedeceğim. İstiyorum ki kentin “modern” görüntüsünü bozan tüm tarihi binalar ve yapılar yanıp kül olsun, sonra ihalelerde kapış kapış açık artırmaya çıksın ve artık bu binalar zamanı gelmiş de geçmiş “restorasyon”a kavuşsun (tabi ki de tarihsel ya da doğal değerleri kimse umursamıyor). Yıkılmaya yüz tutmuş evler derhal yıkılsın, bu evlerde yaşayan insanlara yeni ve “sağlam” bir apartman vaat edilsin, hatta TOKİ’den birer apartman dairesi tahsis edilsin, haline vaktine bakmadan mortgage’a girişsin ve boyunun ölçüsünü alsın; ödeyemedikleri krediler yetmezmiş gibi evsiz kalsın. Kentsel dokunun bütünlüğünü bozan tüm semtler yerle bir edilsin, özellikle kent merkezindekiler. Daha fazla civar bölgeler için tehlike oluşturmasın, temizleniversin oralar ki rahat girip çıkalım biz de. Semt sakinleri de başının çaresine baksın artık. Geçiş yerlerinde bulunan semtlerdeki dükkan sahipleri falan da çok cüzi rakamlarla bir an önce sanat galerilerine devretsin dükkanlarını. Hele bir de aynı semtte ev sahibiyseler biraz uzun vadede düşünsünler; ama zaten çok yakın bir zamanda sanat galerilerimiz yatırım avcılarını semtte gayrimenkul edinmeye istemeden de olsa sevk edeceğinden dolayı, iş çok uzamadan meyvelerini toplamaya başlayacaklardır. Bu arada tabi ki, artan kirasını karşılayamayan kiracıların ne yapacağı bizi ilgilendirmez. Sonuçta semtimiz güzelleşmiş, kalkınmış ve tepeden tırnağa bambaşka bir entelektüel havaya bürünmüş olacak. Ağaoğlu’na da epey iş düşüyor, yoksa hayallerimizdeki evlere nasıl kavuşuruz.. Bahçeşehir Üniversitesi de sahil şeridi boyunca sağlı sollu genişlemeli, tüm İstanbul kampüs nasıl olurmuş görmeli; ama 3-4 nokta otel inşası için bırakılmalı, yoksa İstanbul trafiği nasıl kat kat katlansın.. Emek Sineması’nın kapandığı iyi oldu; ama yetmez. Atlas ve Beyoğlu sinemaları da kapatılmalı. Koskoca Demirören AVM varken ne gerek var İstiklal’deki sinemalara. Film festivalleri de zaten AVM’lere çoktan yayılmalıydı. Festival ruhu dediğiniz şey filme girmeden ve filmden çıkınca yapılan alışverişlerle yaşanır. Ulaşım için de bazı isteklerim var. Mesela metro hattı evime kadar uzatılsın, hatta direkt bizim apartmandan geçsin, evime de yürüyen merdivenle çıkayım istiyorum. Tabi ki 3 ayda 1 araçların rengi değişmek koşulu ile. Aaaa, son olarak da evimin camından dışarı baktığımda gökyüzü falan görmek istemiyorum, upuzun binalar delsin geçsin gökleri istiyorum. Şimdilik isteklerim bu kadarcık.. (Not: Galataport projesi de çok çabuk uygulanmalı, Moda da kendisine en yaraşır otelle ödüllendirilmeli.. )

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İNSAN NEDEN SEVMEYE BU KADAR İHTİYAÇ DUYAR?

İnsan neden birini sevmeye bu kadar ihtiyaç duyar? Aslında belki sevgisiz de yaşayabiliriz ama bu çok anlamsız bir hayat olmaz mı? O yüzden, sevgiyi erteleyen insan hayatındaki boşluğu doldurmak için işkolikmişcesine işine sarılmaz mı? Her anını bitmek tükenmek bilmez sorumluluklarla doldurmaz mı ya da kendini o bir türlü tanımlayamadığı topluma adamaz mı? Birini sevmek isteriz çünkü hepimizin bir “neden”e ihtiyacı var. Çünkü “tek” kişiyseniz siz hala, dışlanacağınız ya da “yarım” hissedeceğiniz çok an vardır hayatta. Sinemaların 1 alana 1 bedava kampanyalarında diğeriniz eksiktir. Şehir fırsatlarının çift kişilik odalarında yalnızsınızdır. Evdeki battaniyeler çift kişilikse ısınamazsınız. Bir şiir yazacaksanız boşlukları doldurmanız gerekir. Yazılarınızda yan anlamlar gerekir. Mektuplarınızın bir “alıcı”ya ihtiyacı vardır. Bir mağazada kıyafet denediğinizde fikrini soracağınız biri lazımdır satış danışmanları dışında. Çalar saat dışında sizi uyandıracak biri olması gerekir. Pasta

Roman Kuramına Giriş

Ayrıntı Yayınları’nın Sanat ve Kuram dizisi kapsamında okuyucularla buluşan Roman Kuramına Giriş, eserin başlığında verilen ipucundan çok daha fazlasını sunuyor okuyucuya. Roman ve roman kuramları üzerine belli bir sınıflandırma ve portre oluşturma motivasyonundan uzak durulduğu kitap, roman üzerine yapılan düşünsel ve teorik argümanları merkezine alıyor. Zekiye Antakyalıoğlu’nun ifadesiyle de roman, “Roman nedir?” sorusunun cevabına sahip olmayan ve “tanımlanmaya, sınıflandırmaya direnen bir kurgusal anlatı biçimidir”. Bu açıdan bakıldığında, kitabın bir edebiyat kuramı veya akademik bir kaynak olmasından ziyade “roman okuyucusu” için yazıldığı unutulmamalıdır. Düşünsel tartışmaların yanı sıra kuramsal bir tabana da sahip olan çalışma, özellikle roman okuyucusunun bu kitabı okumasını amaçlıyor. Özetle, Roman Kuramına Giriş ’in bu yönüyle belki de akademinin her alanı için örnek niteliğinde bir kitap olduğunu belirtmekte fayda var. Kitabın bölümlerine bakıldığında “Tanımını

Alışmak Sevmekten Daha Zor Geliyor

Bir ilişkiyi sonlandırmak, yeni bir ilişkiye başlamak kadar zor gelir insana; çünkü her bir yeni ilişki, yeni heyecanlar, yeni tatlar, yeni hazlar anlamına olduğu kadar yeni kırgınlıklar, yeni yılgınlıklar, yeni vedalar anlamına da gelir. Her yeni başlangıç yeni bir potansiyel ayrılıktır aynı zamanda. Bazen eskilerin hayaleti öyle dadanır ki zihnimize, başından çok sonuna odaklanırız ilişkilerin de: “Ya bu da öyle biterse?” Bu evham bazen kalbimizi öyle körleştirir, öyle köreltir ki içimizi, yeni insanlardan, yeniden sevmelerden, yeniden alışmalardan ölesiye korkarız. Nerede bize yakılan bir yeşil ışık görsek, ardımıza bile bakmadan tünelin karanlık ucuna doğru hızla depar atarız. Kimi zaman tamamen farkında kimi zamansa tamamen istem dışı olarak iteriz ayağımıza kadar gelen mutluluk fırsatını. Yeni bir yenilginin korkusu öylesine felç eder ki bizi, adım atamaz hale geliriz. Beckett’in şu ünlü, “ Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil .” sözü mevzu