Ana içeriğe atla

Korku filmlerinden fırlamış bir roman: Tehlikeli yakınlaşma

Jenn Ashworth’e Betty Trask ödülü kazandıran ilk romanı Tehlikeli Yakınlaşma, yer yer okuru yoruyor olsa da, sürükleyiciliği, sağlam kurgusu, yarattığı güçlü karakterleri ve salgılattığı adrenalinle bir çırpıda okunabilecek türden başarılı bir roman.
Cansu Karagül
Bir dönem, 2000’li yılların başında, gece yarısı filmleri epey yaygındı özel televizyonlarda. Yatmadan önce karanlıkta izler izler gerilirdik. Rüyamıza girer de kâbus niyetine uykumuzu böler endişesini bir tarafa bırakarak, televizyon kumandası elimizde koltukta uyuyakalmanın tadına vardığımız ve geriliminden bir tür mazoşistçe haz aldığımız türden filmlerdi bunlar. Aynı kanalda defalarca gösterilmiş olmasına rağmen her denk gelişte yeniden izleme dürtüsü yaratırlar.
Yalnızca bende yarattığını sanmıyorum; belleğe dair bir şeyleri dürtüyor bu filmler besbelli. Duyuları harekete geçiren uyarıcılar zamanında çok derin bir biçimde bellekte yer etmiş olacak ki, ergenlik ya da ilk gençlik dönemlerimizin bu filmleri kekremsi bir tat bırakmıştır zamanında çoğumuzda. Elbette sözünü ettiğim, Hollywood’un korku ve gerilim filmleri. Kolej öğrencileriyle, havuz başı partileriyle, ilk cinsellik deneyimleriyle bezenmiş, maksimum 90 dakikalık filmler... Ve aynı yoğunlukta adrenalin salgılatabilen bazı kitaplar vardır. İşte onlardan bir tanesi, Jenn Ashworth tarafından kaleme alınan Tehlikeli Yakınlaşma (A Kind of Intimacy) adlı roman.
“Ne mi ümit ediyordum? Herkesin istediğinin aynısını: Diğer insanlarla daha tatmin edici bir ilişki. Yalnızca yataktaki tatminden bahsetmiyorum; ama benim motivasyon sebeplerimden birinin bu olduğunu da itiraf etmeliyim…” Günümüzün duygusal yönden hiç de tatmin edici olmayan ve iki kişilik yalnızlıkların paylaşıldığı ilişkiler (evlilik ya da sevgililik) –ki bunlara aynı yastıkta değil yalnızca aynı yatakta kocadığımız ilişkiler de diyebiliriz– göz önünde bulundurulduğunda yukarıdaki cümleleri sarf eden kahramanımızın isteği kitabı elinize aldığınız anda oldukça masumane görünebilir. Ancak okudukça görülecektir ki, Annie Fairhurst’ü tanımak ve anlamak hiç de öyle kolay olmayacak.
Genç yaşta gerçekleştirdiği evliliğini dokuz yıl boyunca ite kaka sürdüren ve en sonunda sonlandıran Annie, yanına yalnızca kedisi ve süt fincanı koleksiyonunu alarak yeni bir eve taşınır. Kendine yeni bir hayat kurmak için çabalayan Annie’nin yalnızlığı, kişisel gelişim kitaplarındaki altın kuralları uygulamasına rağmen gün geçtikçe genişler. Eşyalar yerleştikçe misafirler için yaşam kıpırtısı gösteren yeni ev, Annie için adeta bir gözetleme kulesi, röntgencilik sığınağına dönüşür. Yan komşularının özel hayatını didik didik eden Annie, zamanla, zaten başından beri yoksun olduğu kontrolünü iyice kaybeder ve işler herkes için kontrolden çıkar.
Bu noktadan sonra yalanlar ve doğrular, hayaller ve gerçekler, şüpheler ve sanrılar birbirine karışacak, aklının Annie’ye oynadığı oyunlar, Annie ve diğerleri arasındaki ilişkileri tümden değiştirecek ve hipergerçeklik düzleminde yeni bir oyun başlayacaktır. Hayatında yeni bir sayfa açmaya ve yepyeni bir başlangıç yapmaya karar veren yirmili yaşlarının sonundaki bu genç kadının mahalledeki varlığı zaman içinde, kendi halinde sakin hayatlarını sürdüren komşuları Sangita, Barry, Raymond ve özellikle de Neil ve Lucy çifti için tehdit unsuru haline gelecek, Annie’nin komşularıyla yakınlaşma çabası ise, geçmişindeki sırlar açığa döküldükçe tehlikeli bir noktaya vararak Lucy ve Neil’ın hayatlarını katlanılmaz hale sokacaktır.
Altı doldurulan karakterler
Tehlikeli Yakınlaşma’da Ashworth, kıskançlık olgusunu kurgu sarmalında oldukça başarılı şekilde eriterek sıradan gibi gözükebilecek kadın erkek kıskançlığı olgusunu patolojik boyutlarıyla ele almayı tercih etmiş. Yazar, karakterlerin kendilerine özgü yönlerini net bir biçimde çizdiğinden ve bu karakterlere güçlü bir psikolojik boyut kattığından dolayı, sürükleyici bir roman sunmanın yanı sıra okurun kafasında önemli soru işaretleri oluşturuyor.
Bunların başında ise, “saf kötülük, cinsel özgürlük ve akıl hastalığı birbiriyle kesiştiğinde bunları birbirinden nasıl ayırt edeceğiz ya da bu denklemin neresinde tavır alacağız?” sorusu geliyor. Ayrıca, içeriği bunca ağır basan bir romanda bile kadınların toplumsal rollerine dair önemli sorgulamaların ve eleştirilerin arada kaynamadan kendini gösterebilmesi, romana artı değer katıyor.
Öne çıkan bir başka nokta da kanaatimce, yazarın Annie’yi saf kötü kadın olarak göstermek yerine, iki boyutlu bir portre çizerek okura onların karakterle empati kurabileceği bazı noktalar sunmayı seçmiş olması. Bir Annie’yle (örneğin anne Annie) değilse bile, başka bir Annie’yle (örneğin evliliğinde mutsuz bir kadın) yakalayacağınız özdeşlikler illa ki romanın bir sayfasında varlığını hissettirecektir.
BBC TV tarafından en iyi on iki yeni İngiliz roman yazarı arasında gösterilen Jenn Ashworth’e Betty Trask ödülü kazandıran ilk romanı Tehlikeli Yakınlaşma, her sayfası doruk noktasında bir gerilime imza atarak yer yer okuru yoruyor olsa da, sürükleyiciliği, sağlam kurgusu, yarattığı güçlü karakterleri ve salgılattığı adrenalinle bir çırpıda okunabilecek türden başarılı bir roman.

* Yazının linki: http://haber.sol.org.tr/kultur-sanat/korku-filmlerinden-firlamis-bir-roman-tehlikeli-yakinlasma-haberi-97957 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İNSAN NEDEN SEVMEYE BU KADAR İHTİYAÇ DUYAR?

İnsan neden birini sevmeye bu kadar ihtiyaç duyar? Aslında belki sevgisiz de yaşayabiliriz ama bu çok anlamsız bir hayat olmaz mı? O yüzden, sevgiyi erteleyen insan hayatındaki boşluğu doldurmak için işkolikmişcesine işine sarılmaz mı? Her anını bitmek tükenmek bilmez sorumluluklarla doldurmaz mı ya da kendini o bir türlü tanımlayamadığı topluma adamaz mı? Birini sevmek isteriz çünkü hepimizin bir “neden”e ihtiyacı var. Çünkü “tek” kişiyseniz siz hala, dışlanacağınız ya da “yarım” hissedeceğiniz çok an vardır hayatta. Sinemaların 1 alana 1 bedava kampanyalarında diğeriniz eksiktir. Şehir fırsatlarının çift kişilik odalarında yalnızsınızdır. Evdeki battaniyeler çift kişilikse ısınamazsınız. Bir şiir yazacaksanız boşlukları doldurmanız gerekir. Yazılarınızda yan anlamlar gerekir. Mektuplarınızın bir “alıcı”ya ihtiyacı vardır. Bir mağazada kıyafet denediğinizde fikrini soracağınız biri lazımdır satış danışmanları dışında. Çalar saat dışında sizi uyandıracak biri olması gerekir. Pasta

Roman Kuramına Giriş

Ayrıntı Yayınları’nın Sanat ve Kuram dizisi kapsamında okuyucularla buluşan Roman Kuramına Giriş, eserin başlığında verilen ipucundan çok daha fazlasını sunuyor okuyucuya. Roman ve roman kuramları üzerine belli bir sınıflandırma ve portre oluşturma motivasyonundan uzak durulduğu kitap, roman üzerine yapılan düşünsel ve teorik argümanları merkezine alıyor. Zekiye Antakyalıoğlu’nun ifadesiyle de roman, “Roman nedir?” sorusunun cevabına sahip olmayan ve “tanımlanmaya, sınıflandırmaya direnen bir kurgusal anlatı biçimidir”. Bu açıdan bakıldığında, kitabın bir edebiyat kuramı veya akademik bir kaynak olmasından ziyade “roman okuyucusu” için yazıldığı unutulmamalıdır. Düşünsel tartışmaların yanı sıra kuramsal bir tabana da sahip olan çalışma, özellikle roman okuyucusunun bu kitabı okumasını amaçlıyor. Özetle, Roman Kuramına Giriş ’in bu yönüyle belki de akademinin her alanı için örnek niteliğinde bir kitap olduğunu belirtmekte fayda var. Kitabın bölümlerine bakıldığında “Tanımını

Alışmak Sevmekten Daha Zor Geliyor

Bir ilişkiyi sonlandırmak, yeni bir ilişkiye başlamak kadar zor gelir insana; çünkü her bir yeni ilişki, yeni heyecanlar, yeni tatlar, yeni hazlar anlamına olduğu kadar yeni kırgınlıklar, yeni yılgınlıklar, yeni vedalar anlamına da gelir. Her yeni başlangıç yeni bir potansiyel ayrılıktır aynı zamanda. Bazen eskilerin hayaleti öyle dadanır ki zihnimize, başından çok sonuna odaklanırız ilişkilerin de: “Ya bu da öyle biterse?” Bu evham bazen kalbimizi öyle körleştirir, öyle köreltir ki içimizi, yeni insanlardan, yeniden sevmelerden, yeniden alışmalardan ölesiye korkarız. Nerede bize yakılan bir yeşil ışık görsek, ardımıza bile bakmadan tünelin karanlık ucuna doğru hızla depar atarız. Kimi zaman tamamen farkında kimi zamansa tamamen istem dışı olarak iteriz ayağımıza kadar gelen mutluluk fırsatını. Yeni bir yenilginin korkusu öylesine felç eder ki bizi, adım atamaz hale geliriz. Beckett’in şu ünlü, “ Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil .” sözü mevzu