Ana içeriğe atla

Bilmemiz Gereken Her Şey Bu Rehberde: “Anne ve Babalar için Cinsel Bozukluklar Rehberi”



“Eylemlerin dokusu öyle karmaşık ve geniş kapsamlı olur, ‘doğru’ davranmanın gerektirdiği iç gerilim öyle fazlalaşır ki, tekil kişinin içinde bilinçli bir özdenetimin yanı sıra aynı zamanda otomatik ve körlemesine işleyen bir özdenetim aygıtı pekişir ve bu aygıt şiddetli korkulardan bir duvarla toplumda olağan davranışlara karşı ihlalleri engellemeye çalışır…”      
Norbert Elias -  Uygarlık Süreci Cilt 2

Zihinsel engelli Dora, nevrotik bir anne ve ailenin iki baskın kadın karakteri arasında kendi dünyasına çekilen pasif kalmış bir baba karakteri üzerinden modernliğin dayattığı ‘uygarlık’ kavramını, burjuva ahlakının zorunlu unsuru olan denetimli cinselliği, yine uygarlaşmanın bir parçası olarak ortaya çıkan bastırılmayan her davranışın “norm” olarak adlandırılıp sonrasında da normdan sapanları “normalleştirmek” üzerinden temelini inşa eden psikiyatri hareketinin eleştirisini içeren Anneler ve Babalar için Cinsel Bozukluklar Rehberi, İsviçre’nin çağdaş oyun yazarlarından Lukas Bärfuss’un bugüne dek 18 ülkede sahnelendikten sonra Türkiye’de de seyirciyle buluştu.
Çevirisini Murat Baykan’ın, yönetim, kurgu ve konseptini ise Ufuk Tan Altunkaya’nın üstlendiği Anneler ve Babalar için Cinsel Bozukluklar Rehberi, Mekan Artı izleyicisini hayal kırıklığına uğratmayan cinsten bir oyun. Yıllarca ilaçlarla uyutulan ve “Biz Dora’nın temizliğine önem veriyoruz” cümlesi ile bir uygarlık projesi olarak görüldüğü anlaşılan Dora’nın bir gün ilaçları keserek “hanımefendi”, “ölçülü”, “ahlaklı” ve “rasyonel” olmaya, kısacası “uygar davranış”ın dayatıldığı bir dünyaya maruz bırakılmasının öyküsünü anlatan Anneler ve Babalar için Cinsel Bozukluklar Rehberi, tam da bu özellikleri taşıyan diktatörvari bir anne üzerinden neyin veya kimin normal olduğunu salt dram dolu ajitatif bir dilden ziyade, yer yer güldürü ögesini de barındıran bir üslupla sorguluyor.
Üzerine daha çok şey söylenebilecek bu oyunu bir de Dora karakterini canlandıran Pelin Ermiş, anne Gülsüm Soydan ve oyunun yönetimini üstlenen Ufuk Tan Altunkaya’dan uzun uzun dinlemek gerek.

Ufuk Tan Altunkaya:
Metin daha önce 18 ülkede sahnelenmiş olmasına rağmen Türkiye’de ilk kez sahneleniyor. Sizin metinle tanışmanız nasıl oldu? Sahnelemeye karar vermenizde neler etkili oldu?
İsviçre tiyatrosu ile zaten yakından ilgiliyim. Bir süre İsviçre’de de bulundum. Lukas Baerfuss, şu anda İsviçre başta olmak üzere, bir çok ülkede popülaritesi git gide artan genç kuşak bir İsviçreli yazar. Bu yıl Zürih’teyken metinle tanışma şansım oldu. Oyun 2005 yılında “Theater Heute” dergisinin yılın “en”leri sıralamasında “en iyi oyun metni” ödülünü almış. Başka bir dünyanın bakışıyla, aslında bugüne kadar benim hiç düşünmediğim ve fark etmediğim bir dünyanın anlatımıyla bir oyun yazmış olduğunu fark ettim. Hem ana konu ve kurgu itibariyle beni etkileyen; hem de batılı dünyanın gözüyle özeleştirisini barındıran ve kendi sistemi üzerine bir söz söyleyen bir oyun olmasından dolayı etkilendim. Ayrıca genel itibariyle Alman tiyatral duruşu ve bakışı; Alman metinlerinin yapısal ve düşünsel olarak ele aldıkları benim ilgimi çok çekiyor. Yıllardır İngiliz tiyatrosunun etkisi altında bırakıldıktan sonra belki içten içe “bakın bir de Alman tiyatrosu var” demek istedim. Alman tiyatrosunun naifliği, sadeliği; ama bir o kadar da fikri oluşu beni çok mutlu ediyor. O yüzden de temelde sanki Çağdaş İngiliz tiyatrosuna göz kırpıyormuş gibi duran “Anne ve Babalar…” oyunu, onun tam zıddında duruyor.
- Diğer ülkelerde nasıl sahnelendiğine dair fikir edindiniz mi? Mekân Artı olarak özgün bir yorumlama tarzından bahsedilebilir mi?
Açıkçası her hangi bir yorum izlemedim. Sadece bazı internet sitelerinde iki üç tane versiyonun fragmanını ve teaserını gördüm. Bir de Almanya’da sahnelen versiyonları ve İngiltere’de sahnelenen versiyonları üstüne eleştiri yazıları okudum. Bu nedenle tam olarak nerede benzeştiklerine-nerede ayrıştıklarını söyleyemeyeceğim. Ama elbette ki benzeştikleri noktalar da çıkmış olabilir-ayrıştıkları da. Eleştiri ve değerlendirme yazıları benim rejide yol bulmamda yardımcı oldular. Bunu da söylemek isterim.
- Oyun ilk olarak seyircili genel provada değerlendirmeye sunuldu. Tepkileri ve dönüşleri nasıl buldunuz?
Benim için her oyun bir sınav gibi. Her bir oyunda bir şey denemeye çalışıyorum. Ya yapısal, ya metinsel, ya duygusal olarak. Oyunlarımın kendi sorularıma yanıtlar aramasını beklerim. Bu nedenle tek gösterim yaptıktan sonra kaldırdığım oyunlarım dahi oldu.  Cevap alamadığım için. Bu oyunda özellikle şiddet ve cinsellik gibi seyircinin günümüzde merakla ve isteyerek beklediği rejisel unsurları kıstım ve gizledim. Umulan bir in-yer-face oyunu sunmak ve klasik seyircinin beklediği sahneleme cevaplarını almasını istemedim. Dora’nın bilinçaltıyla – Dora’nın dünyasıyla ilgili bir görüntüye ulaşalım istedim.  Zamanın, durumun, konuşmanın kırıldığı-algının daha yumuşadığı bir dünya. Sadece iç güdülerin masumca yer aldığı bir dünya. İşte bu reji ve sakinlik-sadelik karşısında prodüksiyon bakış açısıyla baktığımda korktum. İnsanlar istediğini alamayacak diye. Ancak “Anne ve Babalar”da seyirci etkisi üzerinden gördüklerim beni mutlu etti. Seyirci keyifli ayrıldı. Bu da frekansın doğru yürüdüğüne dair bir işaret; ancak elbette ilk oyunlar bunlar daha. Bakalım sonuçları değerlendirmeye devam edeceğiz.
 Pelin Ermiş:
- Bildiğim kadarıyla Müjdat Gezen’den mezunsunuz. Alternatif tiyatro mekânlarıyla tanışmanız nasıl oldu? Tiyatroculuk serüveninizde Mekân Artı ve bu oyun nasıl bir etki yarattı?
Evet 2008 yılında Müjdat Gezen’den mezun oldum. Okulda okurken alternatif tiyatro mekanları ilgimi çekmeye başlamıştı. Aslında “alternatif” isim olarak bence başlı başına rahatlatıcı, yenilikçidir. Sözlükteki anlamı: seçilebilecek bir başka yol, yöntem, seçenek, şık. Bu evet bazen insanın kafasını karıştırsa da ki bu da çok doğal ve mümkün. “Alternatifleri ne kadar çoğaltırsınız aklınız o kadar karışabilir”. Haldun Taner’in dediğine kesinlikle katılmakla beraber bu karışıklığın insanın seçimini, tarzını, insanın kendi keşfini ve kendinde daha fazla görmek istediği şeyleri kurcalatır, sorgulatır ve başka yöntemleri başka biçimleri deneyerek birçok şeyi bulmasına sebep olabilir. Alternatif tiyatro mekanlarının yanı sıra sanatın, yaratıcılığın bir çok kısmında yapılan alternatif başka yöntemler de ilgimi çekiyor. Örneğin ilk aklıma gelen “alternatif müzik”. Bu alanda da keşfettiğim çok başarılı bulduğum müzisyenler oldu. Alternatif müziğe en iyi örnek olan “Ceylan Ertem”in ezber bozan şarkı söyleme tarzı, samimiyeti, melodinin, sözlerin, o hikayenin onda hissettirdiği şeyleri öyle güzel yaşıyor ve yansıtıyor ki bunun içinde oyunculuk da var kendi şarkı sözlerini yazdığı için yazarlık kısmı da var ve bunlar müzikle birleşince ortaya çok görülesi şeyler çıkıyor. Bu aslında bence bazen bir çok tarzı da içinde barındırıyor. Bazı yerlerde arabesk de diyebiliyoruz, bazı yerlerde ne kadar müzikal diyoruz, bazı yerlerde tiyatral bir bakış açsısı diyoruz, bazı yerlerde rock derken bazı yerlerde ne kadar klasik diyoruz. İşte bu içten gelen karışım “estetize” olunca ortaya son derece yenilikçi, aynı olmayan, son derece gerçek ve samimi bir yaratım çıkıyor. Ve bunun ismi işte “alternatif müzik” oluyor. Aslında alternatif denilen tarzı bence “şu yada bu tarzdır diye” keskince ayırmanın çok da doğru bir teşhis olduğunu düşünmüyorum. Buna “bir çok tarzın karışımı” dememiz de bir o kadar yanlış olur. Çünkü insanda her şey iç içe… Bunu başka bir sanat dalıyla açıklamak bana daha dışarıdan ve tabi ki yine içeriye ulaşıp yazabilmem için daha kolay geldiği için “alternatif sözü” ve “müziğin” üstüne bu kadar açıklama yapma gereği duydum. Dediğim gibi her şey iç içe. Mekan Artı ve oyunumuz ”Anne ve Babalar İçin Cinsel Bozukluklar Rehberi” bende tam da bu anlamda bir etki yarattı. Tıpkı bir müzisyenin yaptığı müzikte benim ilgimi çeken şeyler “beni ben yapan şeyler” benim bir oyunda görmek istediğim, yaşamak istediğim şeyler. Oyunumuz kesinlikle bende çok güçlü bir etki yarattı. Oyun çıkmasına rağmen hala aradığım, keşfettiğim, heyecan duyduğum, bazen yorulduğum bazen çok coşkulandığım etkileri tatmak bir oyuncu için çok güzel. O yüzden bu oyunda oynamak benim için güzel bir şans, güzel bir deneyim ve bunu en iyi şekilde yapmak istiyorum.
- Dora rolüne hazırlanmak zor oldu mu? Dora’nın karakterinin kendisini en çok zorlayan kısmı ne oldu?
Dora rolüne ve aslında her role hazırlanmak tabii zor ve sancılı bir süreç. Bir şeyler yazmak, bestelemek, resim yapmak, senaryo yazmak, film çekmek bunlar belli bir sancıdan bize sesleniyor gibi geliyor bana. Biz bu sancıları içimizdeki yaratım seslerini duymaya başladığımızda artık duramamaya başlıyoruz. Durursak mutlu, huzurlu olamayacağız sanki ve de eksik olacağız. Bu sancı insanda çok güzel hareket noktalarını buldurabiliyor, iyi bir motivasyon sebebi olabiliyor. Bu sancı içindeyken duyduğun, hissettiğin “güzel şeyler yaratma hissi”, sabırsızlığı çelişki yaratabiliyor. Yorulabiliyorsun, aklın çok karışabiliyor, bulanık hissedebiliyorsun ve bunların doğrultusunda yapılması gereken en önemli iki şey hatta kural bile diyebilirim; güçlü inanma (inanmak; provadayken, oynarken yaptığına, yapacağına, denemek istediğin başka renklere inanmak ”olma hali” ) ve tabi ki çok çalışmak. Ben de tam olarak bunları yaşadım “Dora” rolüne hazırlanırken. Dora’nın karakterinin kendisini; yani Dora’yı bence en zorlayan şey ne olabilir? Önce Dora ve oyunla ilgili kişisel yorumlarımı söylemek isterim. Çok sevdiğim bir psikolog arkadaşımın oyunu okuduktan sonra oyun ve Dora ile ilgili söylediği şeyler geldi aklıma, bence o kadar güzel yorumlar teşhisler yapmıştı ki. Benim düşündüğüm ve yapmak istediğim şeylerde bana çok yardımcı oldu. Dora zeka gerisi bir kız. Dora çok uzun zamandır ilaç kullanıyor ve Dora’nın ilaç kullanmaya başlamasına sebep olan sorunlar-çok fazla şey yok oyunda. Birkaç garip hareket dışında. “Zeka geriliği olan insanlarda görülebilecek öfke nöbetleri ya da davranış problemleri vardı muhtemelen ve kullandığı ilaçlar da bu davranışları bastırıyordu”. Oyunun ilk sahnesi, annenin doktorla konuşmasıyla başlar. “Dora’nın iki yıldır doğru düzgün konuşmadığını, bir tek sağdan soldan duyup hatırladığı cümleleri tekrar ettiğini, nerdeyse hiç gülmediğini, asla ağlamadığını, önüne ne koyarsan onu yediğini, uyuşuk ve kayıtsız olduğu” ilaçlı halini anlatır anne ve “Artık kızına ilaç vermek istemediğini onun öfke nöbetlerini bile özlediğini” söyler. Ve oyun başlar… Dora artık ilaç kullanmıyordur bu ilaçlar ne kadar ağırdı kim bilir? Dora nerelerdeydi? Geldi. O geliş; aşamalı aşamalı geliş. Herhalde Dora’nın karakterinin kendisini en çok zorlayan kısmı bu olsa gerek. Çok uzun zamandır ağır ilaçlar kullanan ve ilaçların etkileriyle son derece uyuşan zeka gerisi bir çocuk artık genç kız olmuştur. Annesi Dora’yı “Canlı haliyle gördüğünde Dora çocukmuş”. Dora artık genç bir kız ve ilaç kullanmıyor. Yıllardır kullandığı ağır ilaçları birden bırakıyor. Bunların Dora üstündeki etkisi? Yavaş yavaş açılmaya başlaması, ruhunun artık duymaya, hissetmeye başlaması. İşte burada olaylar başlar. Dora’nın artık en belirgin özelliği dünyayı keşfediyor oluşu ve bu keşfedişte çevresindeki kişiler toplumsal anlamda aşırı derecede eleştirilebilecek insanlar. Psikolog arkadaşım oyunu okuduğunda, Dora’nın zeka geriliğine benzettiği yanlardan biri de zeka geriliği olan kişiler olayları muhakeme etme, anlam katma, değerlendirme, topluma uygun duygu ve uyum geliştirmekte zorlanırlar. Mesela topluma uygun duygulardan biri kürtaj sonrası depresyon. Anne dediğin kürtaj olunca üzülmelidir. Ancak Dora da bu olmuyor. Çevresinde olan biten şeyler var; ancak kız bu durumun ne olduğunu ve ne hissetmesi, ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Yabancılaşmış ve şaşkındı. Denilen her şeye inanıyordu çünkü muhakeme etmiyordu-edemiyordu. Kürtaj olmuştu; ancak bu onun umurunda değildi.
Dora güzel ve cinsel olarak olgunlaşmış bir kız olarak “dünyaya yeni doğuşun” bir temsili gibi. Sosyalleşmediğimiz ve toplumun tuhaflıklarını çocukken öğrenemediğimiz zaman başımıza nelerin gelebileceğinin eleştirisi gibi. Aslında yapıyor olduğumuz şeylerin ne kadar ikiyüzlü olmasının eleştirisi gibi. Aslında Dora toplum tarafından istismara uğrayan bir kurban. Toplumsallaşma da cinsellik gibi bir dürtü aslında. Ancak bizler sosyalleşmeyi çocukluktan beri öğrendiğimiz için sosyal ve cinsel dürtülerimizi nasıl tatmin edeceğimizi biliyoruz. Dora bilmiyor.
- Oyunun belli anlarında Dora’nın, anneden “öç alma” itkisiyle hareket ettiğine dair bir his uyanıyor. Siz Dora ve annesi arasındaki ilişkiyi nasıl yorumluyorsunuz?
Bu yorumunuz bana çok ilginç geldi. Oyunculuğun en güzel yanlarından biri de bu olsa gerek. Dora’nın “anne”den öç alma itkisiyle hareket edebileceğini hiç düşünmemiştim. Belki oynarken “Anne ve Dora” sahnelerinde belli durumlarda bunu ben bile bilmeden refleks olarak yapmışımdır. Ama dediğim gibi düşündüğüm ve seçtiğim bir şey değildi. Açıkçası bu yorumunuz pek hoşuma gitti. Ben “Dora ve Annesi” ilişkine şöyle bakıyorum: Dora’nın olaylara katılımı onay görmek ve görmemek üzerine kurulu. Yine psikolog arkadaşımın dediği gibi: Biz burada Dora’yı cinsel olgunluğa erişmiş güzel ancak zeka yaşı 5-7 olarak biri olarak görebiliriz. Denilen her şeye inanması ve bir oyuncak (parfüm) ile kandırılması mesela. Dora ve annesi ilişkisi bana Dora açısından 5-7 yaşındaki bir çocuğun anne kız ilişkisi gibi geliyor. Annesi için devamlı “Annem çok iyi ve tatlıdır” diyor. Çünkü öyle hissediyor. “Dora ve Baba” ilişkisi daha mesafeli; çünkü baba Dora’yla anne kadar ilgilenmiyor. Sevgisini göstermiyor. Dora da babaya karşı onay görmek istiyor ve o yüzden “Babam ne derse yaparım” diyor. Dora bizim öğrettiğimiz dili kullanmaya çalışırken artık yetişkinmiş gibi kabul ediliyor ve yaptıklarından sorumlu tutuluyor. Ancak aslında dilimizi öğrenemedi sadece taklit ediyor. Dora’nın sürekli başka insanların konuştuklarını taklit etmesi ile sadece elindeki verilerle muhakeme etmeye çalışıyor ve elindeki verilerden çıkan sonuç, aslında geldiği nokta. Burada aslında bir cümle tekrarlamadan fazlası var. Uygun yerlerde tekrarlanıyor cümleler. Dünyayı elindeki cümlelerle tanıyor. Psikolog canım arkadaşım “Hasan Atmacaoğlu’na çok teşekkür ederim. Çok güzel hissettirdi bu röportaj teşekkür ederim. Ve tabi ki “Mekan Artı” ve yönetmenimiz “Ufuk Tan Altunkaya’ya çok teşekkürler…

Gülsüm Soydan:
- Oynadığınız karakteri nasıl tanımlıyorsunuz? Nasıl bir anne figürü var oyunda?
Anne karakteri bana göre en evrensel haliyle duruyor oyunda. Zihinsel sorunlu kızını sonuna dek taşıyor. Ancak normal bir kızı olmaması durumu onu da çok zorlamış.. Bunu hissetmeye çalıştım! Gerçekten acı verici bir süreçti.. Yazar pek fazla ipucu vermiyor üstelik. Özellikle babaya ait çok fazla soru işaretleri var metinde.
- Annenin Dora ve babaya karşı tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Dora’ya sabırla; ama hiç büyümeyen bir evlat olarak bakıyor. (Benim de çocuklarım kalbimce hiç büyümüyor, çok iyi biliyorum.) Annede ayrıca yılların ağır yorgunluğu var. Kocayla ilişki tekste hiç ipucu vermiyor. Alt metinde sanırım biraz alışkanlığa dönüşmüş ilişki hali var.
- Hem zihinsel engelli kızı olan bir anne, hem de eş olmasından kaynaklanan bir çatışma yaşanıyor zaman zaman. Bunun üstesinden gelmek için nasıl bir yol izliyor anne?
Anne kesinlikle hisleriyle hareket ediyor kızıyla ve kocasıyla. Kendi kadın, anne halini yalnız içdünyasıyla çözümlemeye çalışıyor. Çıkarımları bu yönde. Ayrıksı üçlü ilişki hikayesi ise aslında bana anormal gelmiyor. Anormal olan bunun saklanması belki de!

OYUNCULAR:
Pelin Ermiş
Gülsüm Soydan
Uğur Karabulut
İnan Ambarkütük
Cihat Süvarioğlu
Aslı Samat
Eftal Gülbudak
OYUN TARİHLERİ:
8-22 Şubat 2013 20:30

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İNSAN NEDEN SEVMEYE BU KADAR İHTİYAÇ DUYAR?

İnsan neden birini sevmeye bu kadar ihtiyaç duyar? Aslında belki sevgisiz de yaşayabiliriz ama bu çok anlamsız bir hayat olmaz mı? O yüzden, sevgiyi erteleyen insan hayatındaki boşluğu doldurmak için işkolikmişcesine işine sarılmaz mı? Her anını bitmek tükenmek bilmez sorumluluklarla doldurmaz mı ya da kendini o bir türlü tanımlayamadığı topluma adamaz mı? Birini sevmek isteriz çünkü hepimizin bir “neden”e ihtiyacı var. Çünkü “tek” kişiyseniz siz hala, dışlanacağınız ya da “yarım” hissedeceğiniz çok an vardır hayatta. Sinemaların 1 alana 1 bedava kampanyalarında diğeriniz eksiktir. Şehir fırsatlarının çift kişilik odalarında yalnızsınızdır. Evdeki battaniyeler çift kişilikse ısınamazsınız. Bir şiir yazacaksanız boşlukları doldurmanız gerekir. Yazılarınızda yan anlamlar gerekir. Mektuplarınızın bir “alıcı”ya ihtiyacı vardır. Bir mağazada kıyafet denediğinizde fikrini soracağınız biri lazımdır satış danışmanları dışında. Çalar saat dışında sizi uyandıracak biri olması gerekir. Pasta

Roman Kuramına Giriş

Ayrıntı Yayınları’nın Sanat ve Kuram dizisi kapsamında okuyucularla buluşan Roman Kuramına Giriş, eserin başlığında verilen ipucundan çok daha fazlasını sunuyor okuyucuya. Roman ve roman kuramları üzerine belli bir sınıflandırma ve portre oluşturma motivasyonundan uzak durulduğu kitap, roman üzerine yapılan düşünsel ve teorik argümanları merkezine alıyor. Zekiye Antakyalıoğlu’nun ifadesiyle de roman, “Roman nedir?” sorusunun cevabına sahip olmayan ve “tanımlanmaya, sınıflandırmaya direnen bir kurgusal anlatı biçimidir”. Bu açıdan bakıldığında, kitabın bir edebiyat kuramı veya akademik bir kaynak olmasından ziyade “roman okuyucusu” için yazıldığı unutulmamalıdır. Düşünsel tartışmaların yanı sıra kuramsal bir tabana da sahip olan çalışma, özellikle roman okuyucusunun bu kitabı okumasını amaçlıyor. Özetle, Roman Kuramına Giriş ’in bu yönüyle belki de akademinin her alanı için örnek niteliğinde bir kitap olduğunu belirtmekte fayda var. Kitabın bölümlerine bakıldığında “Tanımını

Alışmak Sevmekten Daha Zor Geliyor

Bir ilişkiyi sonlandırmak, yeni bir ilişkiye başlamak kadar zor gelir insana; çünkü her bir yeni ilişki, yeni heyecanlar, yeni tatlar, yeni hazlar anlamına olduğu kadar yeni kırgınlıklar, yeni yılgınlıklar, yeni vedalar anlamına da gelir. Her yeni başlangıç yeni bir potansiyel ayrılıktır aynı zamanda. Bazen eskilerin hayaleti öyle dadanır ki zihnimize, başından çok sonuna odaklanırız ilişkilerin de: “Ya bu da öyle biterse?” Bu evham bazen kalbimizi öyle körleştirir, öyle köreltir ki içimizi, yeni insanlardan, yeniden sevmelerden, yeniden alışmalardan ölesiye korkarız. Nerede bize yakılan bir yeşil ışık görsek, ardımıza bile bakmadan tünelin karanlık ucuna doğru hızla depar atarız. Kimi zaman tamamen farkında kimi zamansa tamamen istem dışı olarak iteriz ayağımıza kadar gelen mutluluk fırsatını. Yeni bir yenilginin korkusu öylesine felç eder ki bizi, adım atamaz hale geliriz. Beckett’in şu ünlü, “ Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil .” sözü mevzu