Ana içeriğe atla

Kayıtlar

“Oyun” deyip geçmeyin…

Patrick Bateson ve Paul Martin’in kendi araştırmalarına ve konuyla ilgili yapılmış diğer çalışmalara dayanarak hazırladıkları “Oyun, Oyunbazlık, Yaratıcılık ve İnovasyon” adlı kitap, oyunun eğlendirme işlevinin ötesindeki patikayı arşınlıyor   Yurt  Kitap   Cansu KARAGÜL  - Oyun denince aklımıza ilk etapta, çocukların eğlenmek için yaptığı aktiviteler gelir. Oyunun günlük hayatımızdaki yeri ve önemini çok fazla irdelemeyiz. Hatta oyunun, üzerine düşünülmesi gereken bir “konu” olduğunu bile düşünmeyiz. Zira oyun oyundur ve oynanmak içindir, gibi gelir. Oysa oyunun eğlendirme işlevinin ötesine geçince koskoca bir patika çıkar karşımıza. Akademisyenleri, biyologları, psikologları, eğitimcileri, ebeveynleri ve daha pek çok farklı mesleki disiplinden insanı yakından ilgilendiren, üzerine niteliksel ve niceliksel araştırmalar yapılan, hakkında tonlarca kitap ve makaleler yazılan, derslere konu olan bir patikadır bu. Patrick Bateson ve Paul Martin’in kendi araş...

Yetim kalmasınlar diye...

Otobiyografi, günlük, deneme, gezi kitabı ya da bir itiraf tutanağı... Nasıl tanımlarsanız tanımlayın, bir insanın gözünden birçok hayata, birçok tarihsel döneme tanıklık etmeye çağırıyor Oya Baydar Yetim Kalacak Küçük Şeyler'de okuru. Bellek yanıltır insanı. Otobiyografiler yanlıdır; ama an'ların kozları eşittir. Güzel, iyi, kötü, korkunç, can yakan, acı veren, mutlu eden, baş döndüren, heyecanlandıran, pişmanlığa batıran, suçluluğa gömen, vicdan azabına sürükleyen, öfkelendiren, orgazm yaşatan an'ların hepsi de boşlukta yer kaplar. Hepsinin hayatta bir karşılığı vardır. Kimi daha dominant, kimi daha silik olsa da günün birinde eşitlenir hayat karşısındaki konumları. "Biyografiler kişinin yaşadıklarını anlatır; insan hep eksik kalır. Otobiyografiler masumca yalan söyler; çünkü insan en çok kendini sever. Yaşadıklarımız değil, yaşadıklarımızın anlık duygusudur gerçek 'ben'. Ânın duygusunda yalan, riya, çarpıtma yoktur: Sevinçtir, kederdir, coşkudur, tu...

Alışmak Sevmekten Daha Zor Geliyor

Bir ilişkiyi sonlandırmak, yeni bir ilişkiye başlamak kadar zor gelir insana; çünkü her bir yeni ilişki, yeni heyecanlar, yeni tatlar, yeni hazlar anlamına olduğu kadar yeni kırgınlıklar, yeni yılgınlıklar, yeni vedalar anlamına da gelir. Her yeni başlangıç yeni bir potansiyel ayrılıktır aynı zamanda. Bazen eskilerin hayaleti öyle dadanır ki zihnimize, başından çok sonuna odaklanırız ilişkilerin de: “Ya bu da öyle biterse?” Bu evham bazen kalbimizi öyle körleştirir, öyle köreltir ki içimizi, yeni insanlardan, yeniden sevmelerden, yeniden alışmalardan ölesiye korkarız. Nerede bize yakılan bir yeşil ışık görsek, ardımıza bile bakmadan tünelin karanlık ucuna doğru hızla depar atarız. Kimi zaman tamamen farkında kimi zamansa tamamen istem dışı olarak iteriz ayağımıza kadar gelen mutluluk fırsatını. Yeni bir yenilginin korkusu öylesine felç eder ki bizi, adım atamaz hale geliriz. Beckett’in şu ünlü, “ Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil ....

Bitti Bitti, Bitti mi?

“Mücadeleye adanmış bir hayat” lafı çoğu zaman klişe bulunur ve öyledir belki de; ama bazen durumu daha iyi anlatacak başka bir söz öbeği de yoktur ne yazık ki. 1951 yılında siyasi gerekçelerle tutuklanan, yedi yıl sonra koşullu olarak serbest bırakılan Vedat Türkali’nin hayatını da böyle tarif etmek gerekir. Bugüne kadar yedi roman yazan ve romanlarının her birinde Türkiye’nin siyasi çalkantılarla yüklü yakın tarihinin belli dönemlerine, darbelere, sağ-sol çatışmalarına, imha ve inkar politikalarının hedefindeki halkların acılarına ve Türkiye’ye özgü, kimi zaman gündelik hayattan “küçük” insanların kimi zamansa “aydınların” buhranlarına ışık tutan Vedat Türkali’nin mücadeleci ruhu yalnızca kitaplarında değil, yazdığı 40’ın üzerinde senaryo, dört tiyatro oyunu ve yönettiği filmlerde de karşımıza çıkar. Yoğun siyasi baskı ve sansürlere rağmen toplumcu gerçekçi sanatın dönemin hakim sanat eğilim olduğu ‘70’li yıllarda, komünist duruşuna da yakışır şekilde, sınıf çatışmalarının toplum...

Töreye mahkûm hayatlar ve arafta bir Beyto

Bazı değerleri hayattayken duyma ya da öğrenme şansımız olmaz maalesef. Ölmeden değer vermeyi bilmeyiz. Hele ürettikleri, sanatları, çalışmaları basında yer almıyor ve ilgi görmüyorsa yitip giderler öylece. Özellikle mevzu bahis “afedersiniz” Kürt, Ermeni, Alevi gibi resmi ideolojinin inkâr ettiği sanatçılar olunca. Düğün Uçuşu’nun (Hochzeitsflug) yazarı Yusuf Yeşilöz hakkında bilgi edinmeye çalışırken öğreniyorum bugüne kadarki çalışmalarını.   1987 yılından beri İsviçre'de yaşayan Kürt yazar, yönetmen ve çevirmen Yusuf Yeşilöz, bugüne kadar yedi roman yazmış. Romanlarını Almanca dilinde kaleme alan Yeşilöz aynı zamanda Kürt edebiyatında 10’dan fazla eseri de Almanca’ya kazandırmış. Yazarlık ve çevirmenliğin yanı sıra, göç ve kimlik temalı filmleriyle uluslararası birçok festivalde yer alan Yusuf Yeşilöz, “Dünyalar Arasında” isimli belgeseliyle Avusturya’da düzenlenen bir festivalde "En İyi Belgesel" ödülünü almış. Bugüne kadar yalnızca bir romanı (aynı zamanda 199...

Ekim ayında elime geçenlerden. Yazarı genç, hikayesi ateşli..

  "Biraz sonra bir roman okuyacaksınız ve hayatınız değişmeyecek. Ama değişen bir şey olacak: Artık hayatınız değişmediği için küfredebilecek olgunluğa erişeceksiniz! Bunu yeniyetme bir yazar, daha ilk kitabıyla yapacak size. Şimdi kendinizden pişman olmayı öğrenin ve hiç zaman kaybetmeden bu romanı okumaya başlayın ya da ağlayın. Hayatınız bir fim şeridi gibi geçsin gözlerinizin önünden: Babanızın ilk tokadı, üstüne erken boşaldığınız sevgiliniz, ya da boşanmak için geç kaldığınız karınız, kocanız, o berbat mesleğiniz… Biliyorsunuz, belki de bilmiyorsunuzdur, yine de söyleyeyim: 'Bazı meslekler adi suç kategorisine girebilir, tıpkı bazı adi suçların meslek kategorisine girebildikleri gibi.' Hikâyesi Olan Ölüler'le karşılaşmak sizi şaşırtmazsa, asıl o zaman üzülün. Demek ki bir hikayesi bile olmayan diriler şaşırtıyor sizi. Çok yalnızsınız ve yalnız yaşlanıyorsunuz. Gelin, bir iyilik yapın kendinize. Bu romanı okuyun. Sonra, ister hayatınızı bir saksı gibi önünüze ...

Sınıf belleğinin mekânı: Taksim Meydanı

CANSU KARAGÜL 1 Mayıs mücadelesinin tarihi, direnişin, özgürlüğün, demokrasinin ve emeğin mücadelesinin olduğu kadar, kirli savaşların, baskı, yasak ve işkencelerin, gözaltında kayıpların, faili meçhul cinayetlerin, provokatif eylemlerin ve diğer birçok anti-demokratik uygulamanın da tarihidir. 1890 yılında Paris’te toplanan II. Enternasyonel İşçi Kongresi’nde alınan karar sonucunda, “Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü” olarak kabul edilen 1 Mayıs, insanca çalışma koşullarının sağlanması ve çalışma saatlerinin kısaltılması için verilen bir mücadele olarak ortaya çıkmakla beraber, sonraki yıllarda hem dünyada hem Türkiye’de giderek enternasyonel taleplerin dile getirildiği ve uluslararası ölçekli sınıf dayanışmasının sembolleştiği bir güne dönüşmüştür. Sabahın Sahibi Var: 2004’ten 2010’a 1 Mayıs Alanı’nı Geri Alma Mücadelesi, isminden de anlaşılacağı üzere, yakın dönem Türkiye solunun 1 Mayıs kutlamalarının Taksim’de yapılabilmesi için verdiği mücadeleyi ve ödenen bedelleri k...